24 Mayıs 2020 Pazar

Madrid

Madrid Bajaras Havalimanı’na ineli bugün tam üç sene oldu. İki kişilik bir aile olarak gelmiştik, şimdi üç kişiyiz. Üç sene için gelmiştik, daha ne kadar buradayız bilemiyorum.

Fotoğrafta gördüğünüz metro planını, Madrid’deki işle ilgili mülakatlar tamamlanmış, benim seçildiğim kesinleşmiş, çalışma izni başvurusu için evraklarımı toplarken internet sitesinden indirmiştim. Kocaman harflerle yazmışlar zaten, Ocak 2017 tarihi itibariyle faaliyette olan metro hatları gösteriliyor. Madrid’deki raylı hatlar metro ile sınırlı değil, bir de öteden beri benim pek kullanmadığım “cercanias” dedikleri banliyö hatları var. Madridliler bu konuda çok şanslılar.

3 Mayıs 2020 Pazar

Korona Günlüğü*


Madrid’de karantina başlayalı sanırım elli gün oldu. Hesap kitap yapmaya elim varmıyor, birkaç gün eksik ya da birkaç gün fazla olabilir. Bunun için tartışmaya değmez, bunca zamandır evdeyiz.

Çin’den ziyade hastalık İtalya’da yayılmaya başlayınca, Madridliler’in daha fazla dikkatlerini vermelerine yolaçtı doğal olarak ve giderek artan bir kaygıyla durumu takip etmeye başladılar. İki ülke takımları arasında oynanan maçlar, ticari ilişkiler, seyahatler derken, her ofiste koronaya yakalanan çalışan olduğu haberleri veya dedikoduları ağızdan ağıza dolaşmaya başladı. 8 Mart’a gelene kadar insanlar tedirgin olsa da, gazetelerde vaka haberleri çıksa da, çok dert etmeden ofislerine gidip gelmeye devam ettiler. Ama 8 Mart’taki Kadınlar Günü etkinliklerine göğüs göğüse katılım, karantinaya varış sürecini hızlandırdı. Zaten gösteriden sonra birkaç hafta içerisinde de, bu etkinliklere katılıp en önde poz veren bir çok katılımcı hastalığa yakalandığını açıkladı.

1 Aralık 2019 Pazar

Un viaje en coche desde Madrid a Enez


Llegue a Madrid hace dos años y medio debido al cambio en mi trabajo. Quiero contaros mi viaje que hice en el verano pasado con mi familia. Fuimos a Turquía en coche.


1 Ağustos 2019 Perşembe

Madrid Enez Road Trip #2

Gezimizin ilk durağını, Barcelona ile Tarragona arasında kalan Cubellas yakınlarında Platja Vilanova isminde bir camping’te veriyoruz. Burası oldukça geniş bir alana yayılmış bir kamping yeri. Resepsiyonu geçince ana yolun hemen sağ tarafında bir restaurant var. Kapısında gördüğüm kadarıyla menu del dia da var, Ağustos dönemini gözönüne aldığımda 3 çeşit yemek, yanında bir içecek 15 EUR. Madrid’in Chamberi semtinde 12 €’ya bulabiliyorsunuz ama burası da yazlık mekan, arada o kadar fark olacak.

Yemek neyse de, buraya ulaşmak da pahalı. Zaragoza’yı geçince A2’den çıkıp AP2 paralı yoluna girdik, diğer alternatiflere göre 1 saat avantaj sağlıyordu ama 25€ da maliyeti varmış, Otobandan çıkıp, tünelle sahile inmek isterseniz bir 2€ daha talep ediyorlar.

Kamping seçimimizden çok memnunuz. Tuvaletler, banyo, çamaşırhane bir yana, Meriç gibi küçük bebekleri de düşünüp çok güzel banyo ve alt değiştirme yeri yapmışlar, Olumsuz olarak bahsedebileceğim tek şey, kampingin hemen önünde bir tren hattı var ve sanırım Barcelona Zaragoza hızlı treni bu hattan geçiyor. Denize ulaşmak için de bu tren yolunu aşmanız gerekiyor. Ama çok da abartılacak bir durum değil, yürüyerek 5 dakika içinde deniz kenarındasınız.

Denize, dalgaların şiddetini azaltmak için sıra sıra dalgakıranlar yapmışlar fakat çok işe yaradığı konusunda şüphelerim var. Yüzmek ya da sadece deniz içinde durmak neredeyse imkansız. Serinleyip hemen çıkmanız gerekiyor. Bunun benzerlerini geçtiğimiz aylarda Valencia’da da görmüştüm, konunun uzmanlarıyla konuyu irdelemem gerekiyor çünkü benim anlayamadığım bir faydası var sanırım.

Bu akşam burada ilk çadır deneyimimiz yaşadıktan sonra, sabah vakitlice toplanıp yolumuza devam edeceğiz. Bu arada ilk gün için başarılı sayılırız, 45 dakika içinde çadırla ilgili herşeyi hazırladık. Bakalım içinde uyuması nasıl olacak?


Kamping olanakları güzel de şu özlediğimiz denizi de bulabilseydik.

27 Temmuz 2019 Cumartesi

Madrid - Enez Road Trip - Yolculuk Öncesi #1

Yaklaşık bir senedir hayalini kurduğumuz yolculuğa nihayet Ağustos ayı itibariyle başlıyoruz. Yanda gördüğünüz haritayı Ocak ayında, Meriç’in doğumuyla beraber buraya astık. O günden beri de, günde ne kadar yol yapabiliriz, hangi duraklarda durmalıyız, nereleri görmeliyiz bunun üzerine düşünüyoruz.

31 Mart 2019 Pazar

Repsol rehberliğinde Brihuega


Blogumda son yazımı yayınlayalı neredeyse beş yıl olmuş. Bu beş yılda neler oldu neler... Benim için en önemlisi kızım dünyaya geldi, baba oldum ve evet hayatım tamamen değişti. Bu değişimleri zaman geçtikçe özümsüyorum ve anlıyorum, belki bunun üzerine ilerde bir yazı yazarım ama bugünün konusu o değil.


Bu zaman içindeki diğer önemli gelişmelerden biri de Madrid'e taşınmış olmamız. Mayıs ayında bu şehre yerleşeli iki sene olacak, İspanya'nın bir çok yerini dolaştık ama üşengeçlikten herhalde bu sayfada yazamadım. Tabii bir de, uygulamalardaki farklılaşmayla birlikte insanların alışkanlıkları da değişiyor ve uzun yazılar artık pek tercih edilmiyor. Ben de kimi zaman, instagram fotolarının altına yazdığım notlarla yetinir oldum. Sonuçta buradaki yazılara, daha fazla çalışmak, daha iyi hazırlanmak gerektiği için, yazılar daha çok enerji istiyor. Bugün yaklaşık 250 km yol yaptık, asansörsüz üç katlı evimize çocuk arabalarını indirdim ve çıkardım, yorgun eve geldik, kızım içerde uyuyor ve ben oturdum bu yazıyı yazıyorum. Neyse mazaret yok, neticede özlemişim.

22 Temmuz 2014 Salı

Yaris

Tatillerin sevdiğim taraflarından biri, eğer araba kiralayacaksanız, farklı modelleri deneyimleme şansı bulmaktır. Özellikle bol konaklamalı, uzun yolculuklarda, gezinin en önemli öğelerinden biridir. Yakıt perfomansı, bagaj hacmi derken bir bakmışsınız gezinin sonunda ailenin bir parçası olmuş ya da içinize hiç sinmemiş, bayram zamanları görmek zorunda kaldığınız bir akrabanıza dönüşmüş.

Deliler için Güney İspanya

Her sabah farklı bir şehre uyanıp, bavulunu toplamaktan sıkılmayan, kafasının estiği şehirde kalıp, hayal kırıklığı yaratan, umduğunu bulamadığı yerlerde yoluna devam eden, günün sonunda, varabildiği son noktada, nerede konaklayacağını düşünmeden, resepsiyonda akşam pazarlığı yapmayı seven ve Güney İspanya gezisi yapmayı planlayan gezginler için bu yazı.

20 Nisan 2014 Pazar

Alarga

Denizcilik benim için spesifik olarak iki şekilde anlam ifade ediyor. Birincisi dili ama hakiki olarak yarattığı argosu, diğeri de seyir etmek, yeni yerler keşfetmek.

Cenovalı denizcilerin Galata rıhtımlarında kullandığı dilin izini bugün İstanbul argosunda bulabilirsiniz. Hanımdan alabanda yiyebilir ya da iş arkadaşlarınız size alarga durabilir. Dil de yaşayan bir varlık olduğu için alabanda, alarga veya aleste kelimelerinde olduğu gibi artık gündelik dilden çıkmış, yerine belki İngilizce karşılıkları gelmiştir. Etimolojik olarak bu üç kelime de denizcilik terimidir, ve daha nice örneğiyle beraber karşılaştığımız gibi dilimize çoğunlukla İtalyan denizciler ile girmiştir. Kendi sosyal çevreleriyle sınırlı yaşayan denizciler de, bu dilin kuralı gereği kendi argosunu yaratmıştır. Bu argoyu öğrendikçe de, onun altında yatan insan dokusunu, ilişkilerini ve farklılıklarını da anlarsınız. Bu zenginliğin tadına vardıkça da çok merak edip okursunuz.

4 Ocak 2014 Cumartesi

Durma, üfle be bacım

Anlamsız kutuplaşmalardan, temelsiz tartışmalardan sıkıldıkça, günlük sevimsiz siyasetten uzaklaşıp, nefes almak için insan 'kültür, sanat' olaylarına eğiliyor.Kimisi izlediği film sayısını artırıyor, kimisi sergiye gidiyor, ben de müziğe kaçıyorum. Hele bir de yeni bir müzisyen keşfettiysem, tadından yenmiyor...

28 Aralık 2013 Cumartesi

Ben de makarnacıyım

Benim için artık geçerliliği olmayan bir ifadedir ama aile içinde gururla söylenir. Her kim söylüyorsa artık bana, hafiften de içini çekerek 'deden solcuydu sıkı CHP'liydi' demeye bayılırlar. Siyasete merak saldığım ergenlik dönemlerimde, Türkiye'deki solculuğu da matah saydığım zamanlar, hoşuma da giderdi, dedemin sıkı solcu olması... Hışırım tabii ki, Türkiye'nin darbe tarihiyle ilgili en ufak bir fikrim yok.

9 Ocak 2013 Çarşamba

Hikaye bunlar

Masaya oturdum, yarım saattir yazı çıkartabilmek için cebelleşiyorum. Ona yakın cümle yazdım, beğenmedim sildim. Alt tarafı bir tanıtım yazısı yazacağım. Kendimi tanıtacağım ya, utanıyorum işte...

Neyse lafı fazla uzatmayayım. Yeni bir blog sayfası hazırladım. Burada sadece hikayelerim yer alacak. Kendimi biraz zorlamak, hikaye yazıp yazamadığımı görmek istedim.

Ayrıca her hikayenin, sanki bir kitap yayınlıyormuş gibi, kendine ait bir kapağı olacak. İlk hikayem için, oldukça amatör bir kapak hazırladım, umarım beğenirsiniz. Eğer bundan sonraki hikayeler için kapak tasarlamak isterseniz, her türlü işbirliğine hazırım. 'Gerçekten' bir yazar olup para kazanmaya başladığımda karşılığını veririm, inanın bana...

Evren'in yazıhanesine aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.

http://evreninyazihanesi.blogspot.com/


6 Ocak 2013 Pazar

2013 ve Orhan Pamuk

Geride kalan yaz ayının sonlarına doğru, güneşin daha erken batmaya başladığı ve yazlık balkonunda yenen akşam yemeklerinde hırkasız oturulamadığı, sabah rüzgarının daha serin estiği, deniz saatinin kahvaltı öncesinden sonrasına alındığı yazlık haftasonlarından birinde, İstanbul'dan kitabımı getirmeyi unutmuştum.

Ablamla benim, yazlık evimizdeki odalarımız, annem tarafından kütüphaneye dönüştürülmüştü. Öğretmen okulundan, eğitim enstitüsünden ve gizlice dayımdan yürüttüğü kitapları, hem İstanbul'daki evimiz ferahlasın diye hem de başka bir yere vermeye kıyamadığı için buraya taşımıştı.

Benim odam, sadece çift kişilik bir yatağın sığabileceği büyüklükte... Başucumda da komodin ile dolap karışımı ahşap bir mobilya, yazlıkta kaldığım haftasonu için mayo, havlu gibi temel ihtiyaçlarımı karşılamak üzere, bu dar alan için uydurulmuş, yatak ile duvar arasına sıkıştırılmış.

29 Ekim 2012 Pazartesi

Samsun'dan kaçtım

Sinop'u arkamda bırakmışım. Güzel bir otel, keyifli bir akşam yemeğinden sonra, yine benzer beklentilerle farklı bir sahil kentine doğru yol alıyorum. Hedefim Samsun, ileri...

Gezi boyunca bana eşlik eden, Ekin Grubu tarafından yayınlanan Gezi Türkiye kitabının 2010 baskısı var. Kitapta Samsun'la ilgili aynen şu ifade yer alıyor: 'Samsun, sahil kenti olmasına rağmen kıyıda yer alan resmi ve özel kuruluşlar, liman ve demiryolu ağı nedeni ile denizle olan bütün ilişkisini kesmişti. Samsunlular denizi ancak fuar alanından görmekteydi'

28 Ekim 2012 Pazar

Padron

Sinop'ta kaldığımız otelin kahvaltı masasında görünce, aklıma yine ister istemez İspanya geldi. 'Sen de otu boku İspanya'ya benzetmeye başladın' diyen sesinizi duyar gibiyim. Önce okuyun ondan sonra sövün bana.

Padron İspanyolca biber demek. Şekli, benim bildiğim çarliston veya dolmalık bibere benzemiyor. Boyu çarliston biberinin yarısı kadar ama çok daha geniş. Ne Trakya'daki ne de Ege kıyılarındaki biberlere benziyor. Benim de aklıma, Sinop'taki açık büfede görünce ister istemez İspanya geliyor.

24 Ekim 2012 Çarşamba

İkiz kardeşler

Biraz ilerde Deportivo La Coruna'nın stadını görebiliyorum. Hani derler ya Dolmabahçe Stadı dünyanın en güzel stadı, tribünleri bile boğaz manzaralı diye... Ee bu da okyanus manzaralı işte. Çocukluğumda radyodan dinlediğim maçlardan aklımda kalan bir tabirdi "deniz tarafındaki kale". Edirne'den kalkıp ilk Beşiktaş maçına gidene kadar muhayyilemde bambaşka bir görüntü vardı. İspanyol radyolarında, okyanus tarafındaki kale diye bir tabir var mıdır acaba?

La Coruna kentinin boynu üzerindeyim. Ne garip bir histir, sağ tarafa gitsem deniz, sol tarafa da gitsem yine deniz karşılayacak beni. Şehir bir yarım adaya kurulmuş. Eğer benim gibi bu detayı bilmeden ve haritayı da doğru düzgün incelemeden gittiyseniz, şaşırtıcı geliyor kentin konumu. Boynun üzerinde ise, Nevizade benzeri bir sokak var, hınca hınç dolu. İnsanlar büyük aileler şeklinde gelmişler, kimisi masasında oturuyor, çoğu da ayakta, ellerinde içkileri... Uğultular hiç bitmiyor bu sokakta. La Coruna'da yaz geceleri kısa ama, güneş neredeyse geceyarısı onikide batıyor.

23 Ekim 2012 Salı

Amasra'dan İnebolu

Otobandan ziyade, manzaralı, virajlı, bayırlı, bol inişli çıkışlı yollarda araba kullanmaktan zevk alan "deliler", Amasra İnebolu arasındaki sahil yolundan büyük keyif alacaklardır.

Bu doyumsuz yolu nasıl tarif edeyim bilemedim. Yanyana sıralanmış adımlar düşünün. Diğer adımın ucuna ulaşmak için, topuğa doğru gidiyorsunuz, yüzseksen derece keskin bir viraj alıp, yeni adımın topuğundan ucuna doğru ilerliyorsunuz. İnebolu'ya ulaşana kadar, onlarca adım geçiyorsunuz. Bu iki yerleşim arasındaki mesafe yüksen kilometre ve saatteki hızınız, "makul deliyseniz" altmış kilometreyi aşmıyor. Yolda mola verelim, yemek yiyelim, fotoğraf çekelim derken, yolculuğunuz altı saati buluyor.

Yol üzerinde uğramanız gereken duraklardan biri Gideros koyu. Biz koyun Amasra tarafından giriş yaptık. Yanyana iki tane "çay bahçesi" olarak sınıflandırabileceğim yer var ve sadece bir tanesi balık pişiriyor. O da çirkin yapıyor maalesef. Yanmış yağdan kapkara olmuş tavada palamut yedik. Balık için değil ama koy için mutlaka uğrayın.

22 Ekim 2012 Pazartesi

Zanaatkar

Konuşurken gözümü ellerinden alamadım. Kocamandı, etrafını nasır bağlamıştı. Zanaatinden bahsederken heyecanlanıyor, sanki elleriyle konuşuyordu.

Amasra çarşısının içinde ahşap işleri satan bir dükkanın sahibiydi, hemen yanında da atölyesi...

Tezgahındaki ürünlere bakarken karısı karşıladı bizi. Amasra'ya özgü, hatıralık bir şey arıyorduk. Ama aradığımız şey, çerezlik, salata tabağı, sırt kaşıma sopası değildi. Memnuniyetsizliğimizi farkederek iletişim kurmaya çalıştı. Tezgahtan bir şey alarak yanımıza yaklaştı. "Buralara özgü bir şey arıyorum dedim kadına", çerez kaselerini gösterirken. Göstermiş olduğu çerezliğin anlamsızlığını daha derin bir şekilde anlatabilmek için İspanya gezimden bahsettim. Toledo'dan, bilmem kaç kilometre uzaklıktan, çelikten yapılmış şövalye kılıçı getirdiğimi söyledim. Amacım "soysuzluk" yapmak değildi, ama beklentimi anlasın istemiştim.

21 Ekim 2012 Pazar

Karadeniz'de bir Basklı

Sıra sıra dağlar denizin içine girmiş.  Her bir denize doğru uzanan çıkıntının arasında ufak bir koy oluşmuş. Arabanın camı açık değil ama rüzgarını yüzümde hissedebiliyorum. Yemyeşil kıvrılan bir virajdan sonra masmavi bir deniz karşılıyor beni. Arabayı kenara çekip denize ulaşayım desem, uçsuz bucaksız bir uçurum engel olacak bana.

Bundan sadece dört ay önce aynı yolları başka bir ülkede, İspanya'nın kuzeyinde yaptım. Bir coğrafyanın bu kadar birbirine benzediği başka bir yer bilmiyorum.

Barselona'dan arabaya atlayıp Zaragoza, Pamplona üzerinden San Sabestian'a gitmiştim. Yanımda sadece, araç kiralama şirketinden aldığım genel İspanya haritası vardı. San Sabestian'a girmeye yakın dut yemiş bülbüle dönmüştüm. Çünkü elimdeki haritadan gideceğim yolu kestiremiyordum, kafamda yolun haritasını oluşturamıyordum bir türlü.

8 Ekim 2012 Pazartesi

Beklemek

U1 metro hattının en sonundaki Reumannplatz durağında indim. Yürüyen merdiven ağır ağır çıkarken, güneşle beraber Türkçe diyaloglar karşılıyor beni Viyana'da. Karşımda uzanan Favoriten değil de İstiklal Caddesi sanki...

Otelimin sokağını kestirmeye çalışırken dört bir yanımda bir Türk çarpıyor yüzüme. Birinden yardım istiyorum. Bu mahalleden değilmiş, yardımcı olamıyor. Biraz ötede treninin gelmesini bekleyen yirmi yaşlarındaki bir çocuk yetişiyor yardımıma. Bu mahallede yaşıyormuş ama otelimin bulunduğu sokağı hiç duymamış. Akıllı telefonundan adresi kontrol edip, yardımcı olamamanın mahcubiyetiyle daha da hırslanıyor. Telefonunda adresi buluyor ama yerini kestiremiyor. Bir önüne bir arkasına bakıyor. Telefonunu bulunduğu konuma göre ayarlamaya çalışıyor. Sonra otelin yerinden emin olduktan sonra beni yönlendiriyor. İşe yaramış olmanın tebessümü beliriyor yüzünde.