28 Aralık 2011 Çarşamba

Cenaze

Soğuk bir kış gününün öğleden sonrasında, caminin avlusunda tabutu duruyor. Onunla geçirdiğim zamanları düşündüm, belleğimde onunla ilgili sıcak, samimi bir hatıra yok. Bu topraklarda "obituary" geleneği olmadığı, ölenin arkasından da "iyi konuşulmak" zorunda olduğu için, bir ölümün ardından gerçekleri konuşmak cesaret mi ister?

Yirmi yıl boyunca, bayram tatillerini hesaba katarsak, en azından yılda iki kere bir araya geldik. Çok sinirlendiğim veya tebessüm ettiğim bir anı hatırlamıyorum.

23 Aralık 2011 Cuma

Gırnata

By Grafilu
Geçen gün gazetede, klarnetçi Serkan Çağrı ile DJ Hüseyin Karadayı'nın birlikte hazırladıkları "Endorfin" ismindeki albümleri için verdikleri röportajı okudum.

Size de olur mu bilmem, beyninizin bir köşesine saklanmış, çok önceden oluşmuş sorular, bir olay neticesinde çıkagelir ve cevabının verilmesini ister.

Bu röportaj neticesinde benim de beynimin saklı köşesinden kopup gelen soru, Trakya'da klarnete neden gırnata denmesiydi. Kendimce, "gırnata" kelimesinin etimolojik geçmişini Granada'ya bağlıyordum. Çünkü Granada şehrine, dilimizde Gırnata deniyordu ve bu Endülüs şehrinin, çingeneleri ve dünya müziğine dönüştürdükleri flamenkosuyla, "klarnetin" anavatanı olabileceğini düşünüyordum.

18 Aralık 2011 Pazar

Alan Greenspan'in donu

Birkaç haftadır Millet Caddesi'nin yollarında yoğun bir çalışma var. Topkapı'dan başlayıp Aksaray'a kadar uzanan caddenin kaldırımları yenileniyor.

Türkiye'de kaldırımlar genelde seçim öncesi yenilenir ki, insanların gözü boyansın, dudaklarına bal çalınsın, seçim rüşveti olsun. Belediye seçimleri 2014 yılında yapılacak, iki yıldan daha uzun bir süre var, onca değişiklik seçim yatırımı için yapılmış olamaz.

Fatih Belediyesi'nin internet sitesine baktım, çalışmalarla ilgili bir duyuruya da rastlayamadım. Heralde amaçları, her belediyenin olduğu gibi, semtin daha yaşanabilir, daha uygar bir görünüme kavuşmasıdır. Belki de bir on seneye, caddeyi, Champ-Elyees benzeri, dükkanları, sinemaları, kafeleri ve lokantalarıyla bir cazibe mekanı haline getirmeyi amaçlıyorlar ve bu planlarına kaldırımları yenilemekle başladılar.

Belki de ekonomi kötüye gidiyor, belediye de Keynesyen teoriden yararlanıyor. Ne diyordu Keynes, "devlet kendi harcamaları ile milli geliri artırabilir". Dönem dönem, ekonomistlerin ağzında sakız da olur ya, kaldırımların yenilenmesi devletin keynesyen uygulamalarıdır diye...

Gerçi geçen hafta büyüme rakamları da açıklandı. Türkiye yüzde 8,2 büyüme oranıyla Çin'den sonra ikinci sırada yer alıyor. Demek ki kaldırım yenilemelerinden kıl kapmamak lazım, Türkiye ekonomisi durgunluğa girmiyor, tahtaya vurunuz, dolu dizgin yoluna devam ediyor.

New York Times'ın bugünkü Pazar ekinde, Adam Davidson imzasıyla bir makale yayınlandı. Amerika ekonomisiyle ilgili ilginç tespitler var. Geçmiş yıllardaki verilere göre, Amerika'da oje satışlarının artması, ekonominin kötüye gittiğinin bir göstergesiymiş. Eskiden, bu durum için ruj satışları dikkate alınırmış.

Aynı yazıda yer alan başka bir veriye göre de, beklenti tahmini için en dikkate değer göstergelerden biri şampanya satışlarıymış. Amerikan halkının tükettiği şampanya miktarıyla, bir sonraki yıl için gelir beklentisinin ne olacağı yüzde doksan oranında tahmin edilebiliyormuş. Yani, gayet insani olarak, gelecek beklentileri olumlu olan insanlar, keyif için, şampanya patlatıyorlarmış. Örneğin 1999 yılında, internet balonu patlamadan ve 2007 yılında, mortgage krizi olmadan önce şampanya satışları iki katına çıkmış.

Herşeyi olduğu gibi, ekonominin gidişatını da insanların beklentileri, dolayısıyla psikolojileri belirliyor. Geleceğinden korkan, kendini güvende hissetmeyen insanlar, doğal olarak harcamalarını da sınırlıyor.

Amerika Birleşik Devletleri Merkez Bankası'nın efsanevi eski başkanı Alan Greenspan'in, büyüme tahminleriyle ilgili önem verdiği göstergelerden biri erkek iç çamaşırı satışlarıymış. Yirmi yıl bu görevi başarıyla sürdürmesinin sırrı buymuş.

Yazımın başlığı "ekonomik beklentiler" olsa okuyacak mıydınız?


15 Aralık 2011 Perşembe

Annemin hücresi

Blog ödüllerinde ilk ona kaldığımı öğrenince, rakiplerime karşı şansımı değerlendirebilmek için eski yazılarımı tekrar okudum. Benim için acıklı olan gerçeği farkettim ki, yazılarımda annemden sadece bir kere bahsetmişim. Kaleiçi'ndeki öğretmenlik dönemine atıf yapmışım ama onun hakkında fikir oluşturucak hiçbir bilgi vermemişim. Babamdan çok fazla söz etmişim, ailede pozitif ayrımcılık var.

Biliçaltımın bana oynadığı bu oyunun tabii ki farkındayım, annemden intikamımı alıyorum. Annem, sıfırcı bir edebiyat öğretmeniydi. Tahmin edebileceğiniz üzere, çocukluğum kitaplar arasında geçti. Okumayı sökmeye başladığım zamanlarda, yaşıtlarım sapan atarken, kızkaçıran patlatırken, ben dört duvar arasında, annemin hedef koyduğu sayfa adedi kadar okumak zorundaydım. Ayrıca, bu kitap okuma 'hedefinin' öncesinde veya sonrasında, yine kendisinin belirlediği bir konu hakkında kompozisyon yazmam gerekiyordu.

İnce uçlu kırmızı kalemiyle, yazıda yaptığım yanlışları işaretler, dilbilgimi geliştirebilmem için beni uyarırdı. Öğrencilerinin kompozisyon sınavından on almasının imkansız olduğunu gururla anlatırdı. Sanırım bunu başaran sadece iki öğrencisi olmuştu. Bu iki öğrencisinin ismini de, otuz yıl geçmiş olmasına rağmen hatırlar. Belki onları benden de çok seviyor olabilir.

İlkokul hayatım, kitap okumak, kompozisyon yazmak ve ödevlerimi tamamlamakla geçti. Bunlardan vaktim kalırsa dışarı çıkabiliyordum ama o da, oldukça sınırlı bir zaman için olabiliyordu. İşte belki de, bu nedenle yalnızlığa tutkuyla bağlıyım. Sıkıcı, yapay kalabalıkların arasında olmaktansa, evde bir başıma Marukami romanı okumayı tercih ederim. Şu kış gününün sürpriz güneşinin altında, önümden akıp geçen kalabalıklara karşı, bir kahvede, saatlerce okuyabilirim.

Hemingway'e göre yazarlığın ön şartı mutsuz bir çocukluk geçirmekmiş. Çocukluğum mutsuz geçmedi ama yazar olabilmek için gereken sabrı gösteremedim, zora gelemedim.

Ama, en azından, Orhan Pamuk'un 'Babamın bavulu' yazısı varsa benim de 'Annemin hücresi' yazım var.

Blog yarışmasında oy veren herkese minnettarım.

11 Aralık 2011 Pazar

Trakya erkeği

Trak askeri
Kemal Tahir'in hangi romanıydı, kahramanının adı neydi çıkaramadım ama romandaki arkeoloğa 'bugünü anlamak için kazı yaptığını' söyletiyordu. Google'da kitabı deli gibi aradım ama bulamadım, kusuruma bakmayınız.

National Geographic Türkiye'nin son sayısında, 'Savaşçı Traklar' adında bir makale yayınlandı. Makalede, atlı savaşçılarıyla ünlü Trak kavimleriyle ilgili tarihçi Herodot ve coğrafyacı Strobon'un aktardığı bilgilere yer verilmiş. Ayrıca Tekirdağ yakınlarında, Trak liman kenti Heraion Teikhos'ta devam eden kazılarla ilgili Prof. Dr. Neşe Atik'in de bir yazısı bulunuyor.

Ben de bugünümü anlamak, davranışlarımı, hayata bakışımı oluşturan nedenleri kavrayabilmek için makaleyi büyük bir heyecanla okuyorum. Dikkatimi çeken tespitlerden biri şöyle:

"Doğuma üzülüp, ölüme sevinen Traklar, Anadolu'da pek çok uygarlık kurmuş halklar arasında yüceltilen değerlerin pek çoğuna yabancıydı. Herodot'un aktardığına göre, tembelliği yüceltip, üretmeyi yeren Traklar, tembel olanı en üst düzeyde onurlandırır, tarlasına yapı yaptıranı aşağılardı. Savaş ve yağmadan yaşamak, en güzel yaşam biçimi olarak yüceltilirdi."


Gerçekten, Trakya topraklarında yetişmiş, oranın suyunu içmiş ortalama her Trakyalı tembel olur. Umursamazdır, hırslarına yenilmez. Zaten, çoğunun hırsı da yok denebilir. Kazı sonuçlarını irdelediğimde, yıllar içinde yağma ve savaşma tutkusunun da öldüğü sonucuna varıyorum. Hayattan keyif almayı bilirler ve buna oldukça düşkündürler. Çok sevdiğim tabirle, 'keyif pezevengi' olur hepsi. Herodot'un aşağıda yer alan cümlelerine göre, Trak erkekleri içkiye ve kadına düşkün olurlarmış.

"Trak erkeği öldüğünde eşleri arasında, erkeğin hangisini daha çok sevdiği hakkında tartışma çıkar. Bu tartışmaya ölenin arkadaşları da katılır. Ölen kişi tarafından en çok sevildiğine karar verilen kadın törenle eşinin mezarı başına götürülerek kendi akrabalarından biri tarafından öldürülür ve kocasıyla birlikte defnedilir. Hayatta kalan diğer kadınlar ise bu durumun büyük bir utanç nedeni olarak yorumlanmasından dolayı çok mutsuz olur."


Makalede bir de, Traklar'ın o dönem, Hintliler'den sonra dünyanın en büyük halkı olduğuyla ilgili bilgi var. Eğer bir önderin etrafında toplanabilseler ve birlik olsalardı, yenilmez bir güç olup dünyanın en kuvvetli halkı olabilecekleri konusunda Herodot'un tespiti yer alıyor.

Şu anda hangi Trakyalı'ya gidip sorsanız, aşağı yukarı, Trakyalılar'ın birbirini tutmadığı, desteklemediği ve özellikle gurbette yardımcı olmadığıyla ilgili şikayet dinlersiniz. Örneğin ben bugüne kadar İstanbul'da, Trakya'daki köylerle veya şehirlerle ilgili dayanışma derneğine hiç rastlamadım. Gerçi bunun olmaması benim için daha anlamlı çünkü İstanbul'a gelen her bireyin bir şekilde, kendi ayakları üzerinde durabildiğini gösteriyor.

Traklar, arkalarında kalıcı mimari eserler yerine tümülüs adı verilen dev yığma toprak mezarlar bırakmışlar. Bu tümülüslerde yapılan kazı çalışmaları, Trak kavimleriyle ilgili daha geniş bilgiler edinmemize imkan sağlayacak.

Kazılarda ortaya çıkan buluntular arttıkça, tümülüsünde yatan, içki ve kadın düşkünü, tembel Trak erkeği de, günümüz Trakya erkeğinin 'hanım köylü' halini görünce kemikleri sızlayacak.

4 Aralık 2011 Pazar

Brazzaville

Londra'nın Oxford Caddesi'ne Tottenham Court Road tarafından girerseniz, bir kaç adım ötede, caddenin sağ tarafında, Virgin Megastore mağazasını görürsünüz. Görürdünüz demem gerekiyor çünkü o dükkanın adı Zavvi olmuş. Hayat tüm hızıyla akıp geçerken herşey değişiyor, mahallemin köşesindeki ciğerci de kapatmış, çok yakında 'çiğ köfteci' oluyormuş.

Tabela değişmiş ama Zavvi de Virgin gibi, kitap, dvd, cd ve çeşitli elektronik aletler satıyor. Film arşivimin çoğunluğunu bu mağazaya borçluyum. "Üç al iki öde", "beş al üç öde" kampanyalarıyla, bu satırların yazarının Londra'dan tam takır dönmesine sebep olmuştu. Saat beşte paydos mu dedin, atla elli beş numaralı otobüse, çok değil, on dakika sonra mağazanın kapısındasın.

Caddenin bir ucundan başlayıp, elde torbalar birikmeye başlayıp, ayaklarına da kara sular inince, otur bir kafeye, elinde kahve, gelip geçeni seyret. Yol boyunca, iki katlı otobüsler, siyah Londra taksileri ve dünyanın dört bir yanından kopup gelmiş insan kalabalıkları...

Sokağın bu canlı hali ve kendini gerçekten bir şehirde yaşadığını hissetmen, hayatın tüm çeşitliliğine tanık olman nedeniyle alışveriş merkezlerinin hapishane ortamını oldum olası sevmedim.

Virgin Megastore, geçtiğimiz aylarda İstanbul'daki ilk mağazasını açtı. İlk dedim ama devamı gelecek mi bir fikrim yok.

Maalesef bu mağaza Oxford Caddesi'ndeki gibi yol üzerinde değil, bir alışveriş merkezinin üçüncü katında. İnsan cadde boyunca dükkanı görmeyince, bir süre sonra varlığını da unutuyor. İstiklal Caddesi'nden kitap veya dvd alışverişi yapacaksam başka dükkanları tercih ediyorum, çünkü aklıma gelmiyor.

Geçtiğimiz aylarda, nedendir bilmem, dükkanın varlığını hatırladım, hem zaman öldürmek hem de Londra günlerimi yad etmek için uğradım.

Müzik bölümünde vakit geçirirken, satış görevlisi, elimdeki Oi Va Voi'nin "travelling the face of the globe" albümünü farketmiş olmalı, yanıma geldi. Elindeki Brazzaville'in "in İstanbul" albümünü göstererek, ilgimi çekebileceğini söyledi. Bunu o kadar samimi söylemişti ki 'hedefsel kaygıları' olmadığı belliydi. Albümü mağazanın bilgisayarında dinleyebileceğimi teklif etti. Teklifini kabul edip birkaç şarkısını dinledim. İşini gerçekten severek yapan ve bundan mutlu olan çok az insan olduğunu düşünüp, albümü onun şerefine satın aldım.

O gün bugündür keyifle dinliyorum. Geçen akşam, 9 Aralık'ta İstanbul'da verecekleri konser için arkadaşlarımı konsere gelmeleri için ikna ediyordum. Müzik kalitelerinin yanı sıra, bana grubun memleketini de sordular.

Onlar sorunca farkettim ki hiç merak edip bakmamışım. Britanya diye sallamıştım masada ama Los Angeles'mış.

Ne fark eder ki? David Arthur Brown benim için çalacak ve o gece benim için çok özel olacak.

23 Kasım 2011 Çarşamba

Neden blog?

Bu blog sayfasında yazmaya başlayalı iki sene olmuş. Başlangıçta, hevesimin geçebileceğini, vakit ayıramayacağımı düşünerek, mahlas kullanmayı tercih etmiştim. Eh bunda, yazdıklarımın kamusal alana taşınarak, herkes tarafından okunabilecek olması ve dolayısıyla insanların ilgisini çekememe korkusu etkendi.

Sonuçta kendi ismimi vermedikten sonra ne olacaktı ki? Baktım yazıların devamını getiremiyorum, kimse tarafından okunmuyorum, sosyal medyadan ufak ufak fertiği çekerim diye düşünmüştüm.

Yazılar yavaş yavaş birikmeye başlayıp, tanımadığım 'okurlarımdan' yorumlar alınca, yakın arkadaşlarımla da blogumu paylaşmaya karar verdim. Sonuçta bir kaç yerde yazım yayımlanmıştı ve bu tutkumdan haberdarlardı.

İyi ya da kötü, amatör veya profesyonel her yazar, aklında kelimeler uçuşmaya başlayınca onları kağıda dökmeden yerinde duramaz. Kimisi önce telli defterine kalemle yazar, sonra bilgisayarına geçirir. Bu geçiş sırasında da yazı farklılaşır, sadeleşir. Okuruna saygısından, yazısını en duru haline getirmeye çalışır.

Sonrasında, yazısının milyonlar tarafından okunmasını bekler. Bu bir yazarın varolma nedenidir. Tepki almayan, üzerine konuşulmayan bir yazar, yaşamadığını, nefes almadığını düşünür. Onun için 'analytic'in istatistiki verileri, yazar için çok önemlidir. Daha fazla kişiye ulaşmalı, çok daha fazla okunmalıdır. Ama bunun için de yazısının önüne geçmemeli, her zaman onun arkasına saklanmalıdır. Yani kitabının kapağı için erkek kılığına girmemeli ya da sosyal araştırma ayağına peştemaliyle hamamda fotoğraf çektirmemelidir. Tek başına, gündemde olmak, çok konuşulmak da bir yazarın değerini belirleyen unsurlar değildir.

Peki her yazarın kıymeti öldükten yirmi sene sonra bilinmez mi?

Haruki Murakami'nin 'İmkansızın Şarkısı' isimli kitabında, Nagasava, Vatanabe'ye şöyle der: 'İlke olarak sadece otuz yıl önce ölmüş yazarları okuyorum. Çünkü sadece onlara güven duyuyorum. Çağdaş edebiyata güvenim yok demiyorum. Ama değerli vaktimi de zamanın vaftiz etmediği eserleri okuyarak ziyan etmek istemem. Hayat zaten yeterince kısa.'

Blog ödülleri vesilesiyle blogumu, oy toplayabilmek için, bilen bilmeyen herkesle paylaştım. İşyerindeki arkadaşlarımın bizzat yanına giderek, oy verme işlemlerinde onlara yardımcı oldum. Çoğuna da zorla kullandırdım. Benden böyle sanatsal bir girişim beklemediklerinden olsa gerek oldukça şaşırdılar. Kimisi ödülü sordu, kimisi de neden bu kadar uğraştığımı. Sonuçta ne elde edecektim ki, daha ödülün bile ne olduğunu bilmiyordum. Akıllarından geçirip dile getiremedikleri hep aynı şeydi.

Peki neden blog Evren Bey?

'Varolmak için' diyemedim.


19 Kasım 2011 Cumartesi

Londra’yı sevmeyen hayatı sevemez

Londra’ya yolunuz düştüğünde mutlaka ama mutlaka gitmeniz gereken bir yerdir Charing Cross Caddesi. Metroyla central line üzerinden Tottenham Court Road istasyonunda inin. Gökyüzünü gördüğünüz anda solunuza New Oxford Caddesi’ni, sağınıza Oxford Caddesi’ni ve arkanıza Tothenham Court Yolu’nu alıp yürümeye başlayın. Eh tabiki Charing Cross Caddesi’ndesiniz.


Eğer bir kitap kurduysanız belki de dünyanın en şanslı insanlarından birisiniz. Çünkü sağlı sollu bir çok kitapçı göreceksiniz. Crime fiction tarzı hastaları için numara 73’de Murder One kitapçısını tavsiye ederim. Haliyle adından anlaşılacağı üzere sadece crime fiction kitapları satan bir kitapçı. Ben James Ellroy’un kitaplarını buradan almıştım. Tabi bununla sınırlamayın kendinizi. Patricia Highsmith, Patricia Cornwell paranız yettiğince alın işte.


Ama benim gibi Londra’da fakir bir öğrenciyseniz hemen karşı kaldırıma geçin ve 56 numaradaki Barbour ikinci el kitap dükkanına atın kapağı. Eğer şanslı bir gününüzdeyseniz kitapçının önündeki rafta bir pounda inanılmaz kitaplar bulabilirsiniz. Tabi kendinizi rafla sınırlandırmak zorunda değilsiniz. İçeride spordan, tarihe, müzikten, biyografiye kadar çok uygun fiyatlarda kitaplar mevcut. Charing Cross böyle bir cadde işte. Borders, Blacksmith gibi bir çok şubesi olan kitapçılar yanında, Borbour gibi gayet mütevazı kitapçılar da var. Evet onlarca.


Karşı kaldırıma geçip aşağıya doğru yürümeye devam edin. Leicester Square Metro istasyonunun hemen yanından sağa döndüğünüzde Leicester Meydanı’na ulaşırsınız. Oraya gitmeden bir soluklanın. Büyük ihtimalle kitaplara bakmaktan karnınız da acıkmıştır. Hemen karşınızda yanyana sıralanmış İtalyan restoranları göreceksiniz. Bunların sahipleri İtalyan ama zaman içinde evrilerek kebap yapmaya da başlamışlar. Bunlardan birinden-ki ben en baştakini tavsiye ederim- bir pounda bir dilim pizza alabilirsiniz. Size küçük bir tavsiyem olacak. Biraz uzaktan restoranı gözlemleyin. Eğer pizzayı fırından yeni çıkartıyorsa koşarak bir tane kapın. Yoksa mikrodalgada ısıtılmış pizza yemek zorunda kalırsınız. 


Charing Cross Caddesi’ne geri dönelim. Bu yol sizi Trafalgar Meydanı’na ulaştırır. Bu meydanı seyre dalmış National Gallery sizi Van Gogh’un, Rembrand’ın, Monet’nin, Leonardo Da Vinci’nin ve nice ressamın eserleriyle misafir etmeye hazır. Size burada iki tablo ismi vereceğim. Londra’ya ilk geldiğimde benim yalnızlığımı paylaşmışlardı. 45 numaralı odada Van Gogh’un ünlü iki tablosu. Sandalye ve ayçiçekleri. Benim gibi resimden anlamayan düz bir adamı bile uçuran iki tablo.


Müzeden çıktığınızda bardaktan boşanırcasına yağan bir yağmur başlamış olabilir. Londra havası böyledir. Sabah güneşle uyanıp, kahvaltıyı yağmurla edebilir, öğle tatilinde Hyde Park’ta güneşlenebilirsiniz. Eğer yağmura yakalandıysanız, Leicester Meydanı’nda Avrupa’nın en büyük salonuna sahip Odeon’a kaçabilirsiniz ya da vizyon dışı filmleri oldukça uygun fiyata gösteren Prens Charles Sineması’na. 


Akşam yemeğini Newport Court Caddesi’nde yiyebilirsiniz. Bu cadde China Town’u Charing Cross Caddesi’ne bağlar. Leicester Meydanı’nın hemen arkasındadır. Benim favori mekanım Fook Sing Çin Restoranı. Dört pounda pilav üstü köri soslu ördek yiyebilir ve yanında kola içebilirsiniz. Menüsü oldukça zengin. Bu fiyata inanılmaz bir ziyafet çekeceğinizin garantisini veririm.


Gününüzü erkenden yatarak noktalamayacaksınız sanırım. O zaman geziye başladığımız noktaya, Tottenham Court Road istasyonuna dönelim. Oxford Caddesi’nde yürümeye başlayın. Çok uzakta değil numara 19’da Metro Club var. Hayır burayı kar beyazı tenli, fırfır etekli, fileli çoraplı, babetli kızları için değil, müzikleri için tercih ediyorum. İyi bir rock dinleyicisiyim ve evet biliyorum rock ve club oksimoron ama ne yapabilirim bu da Londra gerçeği.


Evet bu yalnızca bir günlük bir Londra turuydu. Kafama eserse daha başka taraflarını da anlatırım. Yazımı sahibini hatırlayamadığım bir sözle noktalayım:
“Londra’yı sevmeyen, hayatı sevemez” 


Not: 1 Kasım 2004 tarihinde Hürriyet'in internet dergisi Agora'da yayınlanmıştır.

13 Kasım 2011 Pazar

E-yazar

Mikel Jaso
Postmodernizme kafayı takmış durumdayım, Fredric Jameson'un 'Postmodernizm ya da Geç Kapitalizmin Kültürel Mantığı' isimli kitabını okuyorum. Kuramlardan, sosyolojik, felsefik tespitlerden kafayı yemek üzereyim, az kalsın yazının başlığına 'sorunsal' kelimesini ekleyecektim. Ama neyin sorunsalı?

Cumartesi baskılara boyun eğerek Beylikdüzü'ndeki kitap fuarına gitmeye karar verdik. Oralara yolum uzun zamandır düşmediği için trafik durumu nedir, yol çalışması var mıdır diye sorgulamadan, hava kararmadan hemen önce yola koyuldum.

Daha kısa süreceğini düşünürek TEM yerine tercihimi E-5 karayolundan yana kullandım. Cevizlibağ'dan başlayan trafik Tüyap'a kadar eksilmeden devam etti. Avcılar kavşağı sonrası başlayan Metrobüs inşaatı, yolu daralttığı gibi, iş makinalarının çalışması ve işleyen yolu aksatması sonucunda trafiği çekilmez kılmıştı.

Fındıkzade'den başlayan yolculuğumuz iki saatin sonunda Tüyap'ta sonuçlanabildi. Postmodernizm vesilesiyle başladığım felsefik sorgulamalarıma, yaşadığım 'kitap fuarı sorunsalı' nedeniyle yeni bir boyut katmaya karar verdim.

İstanbul'da, en az iki saatlik bir yolculuk sonucunda ulaşabileceği bir fuara gitmeyi göze alabilen kaç tane kitap sevdalısı yaşıyordur? Her sene açıklanır, 'Türkiye'de bilmemkaç kişiye bir kitap düşerken, Japonya'da bir iki kişiye iki kitap düşmektedir' diye... Gerekirse, ülkemizdeki kitap satışlarının istenilen seviyede olmadığıyla ilgili farklı istatistiki bilgiler de verebilirim ama konumun özü o değil.

Fuarı Taksim'e ya da ulaşımın daha kolay olacağı başka bir alana, örneğin CNR'a almak kitapseverler için daha makul olacaktır. Sevdiğiniz yazarların farklı günlerdeki imza günlerine rahatça gidebilmek fuarı cazip kılmaktadır. Kısacası, kitap fuarını diğer sektör fuarları gibi değerlendirmemek gerekmektedir.

Ulaşımın zorluğunu, hava şartlarını, zaman kısıtını düşünürken İdefix'in sanal fuarı geldi tabii ki aklıma. Tamam yazarlardan imza alma, kitapların kapağına dokunma, kağıdının kokusunu duyma gibi zevklerden mahrum kalıyorsunuz ama fuardaki aynı indirimlerden yararlanıp, dünya kadar yol tepmenize gerek kalmadan kitap satın alabiliyorsunuz. Bunun için İstanbul'da yaşamanıza da gerek yok, dilediğiniz yerden siparişinizi verebilirsiniz. Birkaç güne kadar kitap elinizde oluyor.

Kargo süresi yüzünden zaman yine sorun derken, e-kitap ile bunun da artık ortadan kalktığı gerçeğini idrak ediyorsunuz. Yani dünyanın neresinde olursanız olun, henüz dilediğiniz kitap olmasa da, anında bilgisayarınıza, kindle'nıza, tabletinize, telefonunuza yükleyebiliyorsunuz. Zaman ve mekan kısıtlarınız ortadan kalkmış oluyor.

Bütün bu süreçler beynimden akıp geçerken, bu blog'taki yazılarımı, 'Toplu Eserleri' adıyla bir e-kitaba dönüştürebileceğimi ve aynı adresten satışa çıkarabileceğimi düşündüm. Bir yayınevine ihtiyacım yok, internet sitesine uygulanacak bir ödeme sistemiyle bunu gerçekleştirebilirim. Elim açık, canım isterse beleşe bile bu imkanı sağlarım.

Bütün bunları düşündükten sonra dünyanın en cin fikirli insanının ben olamayacağım gerçeğiyle yüzleşip, internette bununla ilgili bir gelişme olup olmadığını araştırmaya başladım. Her ne kadar az da olsa, benim kadar zeki insanlar yaşıyor bu dünyada.

Amazon dört ay kadar önce New York'lu editor Laurence Kirshbaum'u Amazon Publishing'in başına getirmiş. İlk yazar anlaşmasını da çok-satan kitapların yazarı Tim Ferris ile yapmış. Tim Ferris'in ilk kitabı "The 4 Hour Workweek" seksen dört hafta, ikinci kitabı "The 4 Body-Hour Body" otuz üç hafta New York Times'ın çok-satanlar listesinde yer almış. Amazon'un bu yaz yayınlayacağı kitabının adı da "The 4-Hour Chef" imiş, e-kitap, sesli kitap ve basılı olarak yayınlanacakmış. Amazon, yazarlarla anlaşma yaparak bu zincirin her halkasında yer alıyor ve piyasayı monopolleştiriyormuş. New York Times'tan takip ettiğim kadarıyla yayınevlerinin durumu, Amazon'un yeni konumu yoğun olarak tartışılıyor.

Sonuç olarak neymiş efendim teknoloji, zaman ve mekan kısıtlarını ortadan kaldırıyormuş.

E-imza günüme beklerim efendim. Çok yakında...

10 Kasım 2011 Perşembe

Asansör kuyruğu

İngiltere'nin saygın gazetesi Guardian'ın internet sitesinde, Hollandalı antropolog Joris Luyendijk Eylül ayında bir projeye başladı.

Projenin amacı, İngiltere'nin finans dünyasının merkezi olan City of London'da çalışan bankacılarla mülakat yapıp, finans dünyasını ve bankacılarını yakından tanımak ve okuyucularına tanıtmakmış.

İnternet sitesinde yayınlanan e-posta aracılığıyla iletişime geçen bankacılar, kimlik bilgileri saklı kalmak kaydıyla, finans dünyasının kapılarını Guardian okuyucularına açıyorlar.

İki aya yakın bir süre oldu proje başlayalı, hem sektörün içinde olan hem de eski sevgili, stajyer gibi sektörü dolaylı olarak tanıyan birçok isimle mülakat gerçekleştirildi.

Mülakat yapan bankacılardan kimisi, uzun çalışma saatlerinden, rekabetçi ofis ortamından, bin bir türlü entrikadan ve ayak oyunlarından şikayetçi olduğunu dile getirmiş.

Kimisi terfi edebilmek için amirleriyle iyi geçinmek zorunda olduğunu, onları sürekli hoş tutmanın zorluklarından bahsetmiş.

Kimi de yaptığı işin atla deve olmadığını, sonuçta uzaya roket göndermediklerini ve ortalama zekaya sahip herkesin bu tür bir işi yapabileceğini anlatmış.

Vallahi paradan da bahsetmişler. Anladığım kadarıyla iyi para kazananlar maaşlarını dile getirmekten içten içe keyif aldıklarından olsa gerek, utanma numarası yaparak kazançlarını söylemişler. Jestiyonları da eklendiğinde yıllık yüz bin sterlin para kazanıyorlarmış. Birazcık çile çeksinler, fena para almıyorlar.

Büyükdere Caddesi boyunca yürüyüp herhangi bir bankanın genel merkezinden veya finans kuruluşundan çıkan bir profesyonele kayıt cihazı uzatsanız, aşağı yukarı bu cevapları alırsınız.

Aslında Hollandalı antropolog yeni çağın iletişim olanaklarından yararlanıp bambaşka bir gazetecilik yapmaya çalışıyor. Belki her sektörde yaşanan şeylerden sıyrılıp sektör özelindeki sorunlara yoğunlaşabilirse eminim daha da ilgi çekici olacaktır. Her şeye rağmen Londra finans dünyasıyla ilgili detaylara ulaşabilmek beni oldukça heyecanlandırıyor.

Örneğin son yayınladığı makale, Goldman Sachs asansörlerindeki dedikodu tweet'leriyle ilgiliydi. Gerçi bunlar New York asansörlerinde olan konuşmalar ama her ülkeye uyarlayabilirsiniz. Herşeye tepeden bakan, paraya tapan firma çalışanlarının, asansörde tanık olunan konuşmaları tweeter'dan yayınlanıyor. Ne kadarı hakikat ne kadarı hayal ürünü bilinmez ama yazılan şeyler oldukça gerçek. Örneğin şöyle bir tweet atmışlar:

#1: Karım geçen gün cüzdanımda, oldukça kalın bir tomar beş dolar buldu ve otomatik olarak beni striptiz klübe gitmekle suçladı.
#2: Bahşişinin yirmi dolar olduğunu nereden bilsin!

Ben de tanık olduğum asansör kuyruğu monoloğunu sizlerle paylaşayım.

#1: Hayatın tozlu raflarını hep yanlış bezle sildim.

Blog adresi: http://www.guardian.co.uk/commentisfree/joris-luyendijk-banking-blog

7 Kasım 2011 Pazartesi

Bayram

Bayram'da İstanbul'da yapılacak en güzel şeylerden biri de araba kullanmak sanırım. Bir de bu bayram olduğu gibi, güneşli bir güne uyanmışsanız, Kızılelma Caddesi'nden Cerrahpaşa'ya inerken masmavi uzanmış Marmara Denizi, pırıltılarıyla karşınıza çıkarıveriyor. Arkasında Moda, Kalamış, Fenerbahçe kıyıları sıralanmış. Sanki sahilyoluna değil de Samatya kumsalına iniyorum, birazdan kayığıma atlayıp adalara yol alacağım.

Bayram kahvaltısı için Ataköy'e doğru yol alıyorum. Bayram buluşması da denemez zaten, kahvaltı, ailemi Rumelihisarı'na götüreceğim için bir çeşit rüşvet yemeğine dönüşüyor. Dilerseniz siz buna minnet yemeği de diyebilirsiniz.

Bayram şoförlüğü işime de geliyor. Sabah bir tepesinden gördüğüm İstanbul denizini, öğleden sonra başka bir tepesinden seyredeceğim. Dönüşte Kanyon'a uğrayıp Remzi Kitabevi'nden birkaç kitap alıp sonrasında da eve gelip yazı yazma niyetindeyim.

Kitapçıda hayal kırıklığı yaşıyorum, aradığım iki kitabı da bulamıyorum. Diğer dükkanlarından getirtmeyi teklif ediyorlar ama şevkim kırılmış bir kere, yüzümü asıp çıkıyorum kitapçıdan.

İnsanlar da güneşi gördükleri için olsa gerek dışarı çıkmışlar, yolların sabahki tenhalığı kalmamış. Beynim bugünkü yazı konumla meşgul, kara kara ne yazsam diye düşünürken Fındıkzade'ye doğru yol alıyorum.

Kitapların olmaması bütün şevkimi kaçırmış, Londra Caz Festivali hakkında yazmaya karar veriyorum. Tatiller oldum olası, bende, Londra hasretini daha da dayanılmaz kılıyor. Hele bu bayramda olduğu gibi bir yere gitmeyip İstanbul'da kalmışsam.

Masama oturuyorum. Defterimi, kalemimi hazırlıyorum. Defterimdeki yaprakların tükenmek üzere olduğunu görünce mutlu oluyorum. 'Amma da yazmışım' diye gururlanıyorum içten içe. Bilgisayarımı açıyorum, şarjı bitmek üzere, kanepenin yanından kablosunu alıp prize takıyorum.

Bütün planlarım alt üst olmuş, kitapları bulamamışım, yazı yazmak istemiyorum. Sürekli kendime oyalanacak birşeyler, yazıya oturmamak için bahaneler buluyorum.

Sabah gazetesine ileşiyorum bu sefer. Tek tek yazarlarımı okuyorum.

Hasan Bülent Kahraman Londra'daymış, Londra yazısı yazmış. Kendimi aniden hapishanedeymiş gibi hissediyorum. Boğazıma bir yumruk saplanıyor.

Canım fena halde sigara istiyor.

2 Kasım 2011 Çarşamba

Beynimi yıkadılar

Hergün bir dolu kitap piyasaya çıkıyor. Bunların hepsini takip etmek, ilgi alanlarına göre ayrımını yapmak oldukça zor.

Ben bu imkansız işin, Idefix ile üstesinden gelmeye çalışıyorum. RSS kaydımı yaptım, siteye eklenen her yeni kitap, tanıtım içeriğiyle beraber e-posta kutuma geliyor. Kitabın adı, yazarı veya konusu ilgimi çektiyse, linki tıklayarak kitap hakkında daha detaylı bilgiye ulaşıyorum. Eğer 'bu kitaba muhakkak sahip olmalıyım' diye düşünürsem, o an için kendimi frenleyip, Idefix'in sağladığı hizmetten yararlanıp, kitabı 'favorilerim' listesine ekliyorum. Cebim para görüp, kütüphanemdeki okunacak kitaplar nispeten azaldıysa siparişimi veriyorum. Reklam olmasın sadece Idefix'e çalışmıyorum tabii ki. Onu daha çok kitapların takibi için kullanıyorum. Yoksa sahafta aynı kitabı düşeşe bulursam, 'gittigidiyor'u da sıklıkla tercih ediyorum.

Geçen haftalarda posta kutuma böyle bir kitap düştü. Kum Saati Yayınları'ndan çıkan kitabın adı 'İstihbarat örgütlerinde beyin yıkama' idi. Casus romanlarını seven herkesin ilgisini çekecek bir adı vardı kitabın ve bu aralar psikolojiyle, ayak oyunlarıyla, casuslukla ilgili şeylere kafa yorduğum için de beni zayıf tarafımdan yakaladı.

Satın almadan önce kitabın yazarını Google'da arattım. İlhan Bahar isminde kayda değer bir bilgiye ulaşamadım. Aynı isimde bir blog vardı ama isim benzerliği olduğunu düşündüm. Çünkü bu blogda teknolojiyle ilgili yazılar yer alıyordu.

Bütün bunlara aldırış etmeden, kitabın adına aldanarak, yanına bir kaç kitap daha ekleyerek siparişimi verdim. Kitap, birkaç gün sonra ulaştı ve okunacak kitaplar rafına koydum. Kitabı unutmuş, hayatıma devam ederken, ziyaretime gelmiş olan ablam kitabı farketti ve bu konulara meraklı olduğu için el koydu.

Bir hafta dolmadan büyük bir hayal kırıklığıyla geri getirdi kitabı. John Le Carre ve nice başyapıtı bana tanıtmış kişidir, en derin komplo teorilerin insanıdır, casusluktan, istihbarattan anlar, en kibar ifadeyle bu kitap 'berbat' dedi.

Kitabın yazarı İlhan Bahar hakkında kitapta ne ufak bir bilgi, ne tanıtım yazısı, ne önsöz, ne teşekkür, hiçbir şey bulunmuyor. Kaynakçada ise, aynı yayınevinden yayınlanan kitaplar, birkaç internet sitesi ve kardeş olduklarından şüphelendiğim yayınevlerinden çıkan kitaplar var.

Üniversitede, yumurta kapıya gelince yarım saatte 'copy paste' yaptığım ödevlere benziyor. Sağdan soldan toplanıp, analizi geçtim, süzgeçten geçirilmeden, sadece bölüm numaraları verilerek hazırlanmış ansiklopedik bilgilerden oluşan bir kitap.

Bu kitabı kıstas alırsak, bilgisayar ve internet kullanmasını bilen, üstünkörü ödev hazırlamasını becerebilen her ortaokul öğrencisi kitap sahibi olabilir.

İçimi dökmek, şikayet maili yazmak için iletişim bilgilerini aradım ama yayınevinin internet sitesine ulaşamadım. Haklarını yemeyeyim, kitapta adres ve telefon bilgileri mevcut. Benzin ve telefon parasına yazık.

İnternetten, görmeden, denemeden alışveriş yapan kadınlara bugüne kadar demediğimi bırakmamıştım. Onlara çok sinirlendim, çok kızdım, kalplerini kırdım. Dilimi tutsaydım da onları kırmasaydım. Belli ki beddualarını kazanmışım.

Bundan sonra tanımadığım, bilmediğim, tavsiyesini okumadığım yazarın, yayınevinin kitabını almam.

30 Ekim 2011 Pazar

Blog ödülü goes to...

Konu güncelliğini yitirdi ama olsun ziyanı yok bir kaç kişinin ilgisini çekebilirim belki. Bu sene Nobel Edebiyat ödülünü İsveçli şair Tomas Tranströmer kazandı. Kendisinin İzmir ile ilgili  bir şiiri de varmış ama merak edip araştırmadım bile.

Bahis şirketlerinin Tomas Tranströmer ile Hariku Murakami'ye aynı oranda şans verdiklerini görmüştüm. Hatta birkaç yazıda da Hariku Murakami gibi büyük bir yazar dururken ödülün İsveçli şaire verilmesinin, bu ödülün her zaman olduğu gibi siyasal, konjonktürel ve taraflı verildiğinin kanıtı olduğuna dair eleştiriler okudum.

Geçtiğimiz haftalarda Guardian'da Haruki Murakami ile yapılmış bir röportaj yayınlandı. Bunu takiben yazar, geçtiğimiz Pazar günü New York Times'ın pazar ekinin kapağındaydı. Peşi sıra bunlarla karşılaşınca yazarla ilgili bazı şeyleri kaçırdığımı farkettim.

Yazarın İngilizce konuşan medyada gündemde olmasının nedeni bu ay içinde 1Q84 ismindeki bin sayfalık tuğla kalınlığındaki kitabının İngilizce olarak yayınlanmış olması. Kitap Japonya'da 2009 yılında üç bölüm olarak yayınlanmış ve ilk ayında bir milyon adet satmış.

Guardian ve New York Times'taki röportajlarını okuyup, hayatı hakkında biraz bilgi sahibi oldukça Murakami'yi kendime çok yakın hissettim.

Yazar olabileceği, daha doğru bir ifadeyle bir roman yazabileceğini  beyzbol stadyumunda oturmuş bira içip maç seyrederken ansızın fark etmiş. Dave Hilton bir vuruş yapmış, top havada süzülürken bir "epiphany" çarpmış Murakami'yi. Ossaat bir roman yazabileceğini hissetmiş. 1979 yılında da ilk romanı 'Kaze no ota vo kike'yi yayınlamış.

1949 yılında Kyoto'da doğan yazarın çocukluğunun büyük kısmı Kobe'de geçmiş. Amerikan kültürünün etkisiyle dedektiflik romanları okuyarak ve caz dinleyerek yetişmiş. Ailesinin istememesine rağmen erken yaşta evlenmiş ve banka kredisiyle Tokyo'da 'Peter Cat' adında bir caz klübü açmış. On yıl boyunca da müzik dinleyerek, sandviç yaparak, kokteyl karıştırarak geçirmiş vaktini.

Sırada okunmayı bekleyen onlarca kitap olmasına rağmen yazarın en bilinen romanlarından olan 'İmkansızın şarkısı' kitabını alıp, diğer kitaplara haksızlık yaparak ön sıralara koyacağım.

Murakami Nobel ödülü kazanamamış olabilir ama şimdiden benim gönlümü kazanmıştır.

Blog ödülleri yarışmasında (yanda banner olarak gördüğünüz yarışma), henüz yarışanlar listesine katılımım için moderasyon onayını göndermeyen yetkililere de Murakami örneğini hatırlatmak isterim.



26 Ekim 2011 Çarşamba

Ciğerlerimi güncelliyorum

Tam sekiz gündür içmiyorum. Çok değil, hepi topu on üç yıl olmuş bu merete başlayalı ama hiç bu kadar uzun süren bırakma girişimim olmamıştı.

Londra'da en sefil zamanlarımda bile aklımdan geçirmemiştim bırakmayı. Arkadaşınız gibidir sigara, pub'ta tek başınıza oturmuş bira içerken size eşlik eder ya da elinizde kahve, deli divane sokaklarda dolanırken.

Dört sene öncesinin Londra'sında 'convenience store'larda beş sterline satılıyordu. Gerçi oradaki uygulama Türkiye'dekinden biraz farklıydı çünkü Hackney'deki bir bakkalden 4,82 sterline aldığınız sigaranın aynısı Charing Cross Road'da bir başkasında 5,02 sterlin olabiliyordu.

Giritli ev arkadaşım, havalimanı gümrüğünde çalışan bir Rum arkadaşından kartonunu yirmi sterline tedarik ediyordu. Kime kaça satarsa. Gümrük'teki de kazanıyordu, ev arkadaşım da. Ben de ev arkadaşı olmanın nimetlerinden yararlanıyordum, maliyetine alıyordum kartonları.

Kalem namusudur yalan yazamam, gümrükten gelen bu İsviçre malı sigaralar Türk tütünüyle yapılmış sigaraların yerini tutmuyordu. Türkiye'ye tatile geldiğim her defasında, yakalanmadan gümrükten kaç karton geçirebileceğimin denemesini yapıyordum. Geçmiş zaman, sekiz karton geçirebilmiştim diye hatırlıyorum ama yazarlara güven olmaz, hikaye anlatmayı severler.

İngiltere'de kapalı yerlerde sigara içmenin yasaklanmasının ikinci günü ayrılmıştım o güzel ülkeden. Ondan sonra sadece bir kez gidebildim. Pub önü sigara sosyalleşmelerine ağız tadıyla tanık olamadım.

Evet tam sekiz gün oldu o meredi içime çekmeyeli. Biraz asabileştim sanırım, yerli yersiz kolay sinirleniyorum. Öğleden sonra, akşam üstüne doğru, nikotinsizlik iyiden iyiye bastırıyor, ellerimi dudaklarımda ve yüzümde gezdirmeye başlıyorum.

Biraz daha sabırlı olmaya ihtiyacım var. Hemen hemen bütün testleri geçtim. Ocakbaşında rakı keyfi yaptım, şarap eşliğinde film seyrettim, öğle tatilinde fosur fosur sigara içilen masalarda bulundum, üşenmedim, yirmi bir kat aşağı inip dostlarıma eşlik ettim, yine de elime sürmedim. Bir tek yazı testim kalmıştı. Defterimin yanında kül tablası, yazmaya başlamamla beraber dolardı. Sigara içmeyen yazar mı olurmuş?

Sosyal içici olabilmeyi isterdim. Fena mı olurdu, sadece öğle tatillerinde az şekerli bir kahveyle bir tane sigara tüttürmek. Belki haftasonları içki sofralarında biraz şımarıp sayıyı attırabilirdim. Yapamayacağımı biliyorum, elime bir sürdüm mü, günde en az on tane içeceğim.

Derlerdi inanmazdım, ağzımın tadı da yerine mi geldi ne? Sanki damağımda ve dilimde tat sinirleri ortaya çıktı. Belki de ben abartıyorumdur.

Arkadaşlarıma soracak olursanız ben hükümet yalakasıyım ve Başbakan dedi diye sigarayı bıraktım. Dört çocuk da yapar mıyım?

11 Eylül 2011 Pazar

Angel sarhoşlar mekanı değildir



Beş yaşında, sarışın, sessiz, çekingen bir çocuk avlusu mermerden, duvarı sarmaşıklı, kapısı dökme demirden bir evin bahçesinde oynardı. Evin hemen yanında büyükçe bir kömürlük, hem depo olarak hem de garaj olarak kullanılırdı. Bir kaç sene sonra sahibi olacağı  markası “hüdaverdi” olan bisikletin üzerinde de örümcek ağları. Kim bilir üzeri tozlu beyaz bir brandanın altında mıdır? Jantları küflenmiş, lastiklerinin havası inmiş sessiz sedasız orda bekliyor. Orta demirinde de bereli bir çocuk resmi.
Yaz akşamları mermer avlunun ortasına ince uzun bir masa kurulurdu. Üzerinde de yaprakları evin bahçesinden toplanmış zeytinyağlı dolma ve illaki yeni rakı. Dedesi çay bardağıyla mı, leylek boyunlu bardakla mı yoksa limonota bardağıyla mı içerdi o buz gibi rakıyı? Aynı rakı sofrasını, bir kadeh rakıyla eşlik edemeyceğini bilmeden, yanaklarında buruşuk elleri, burnunda anason nikotin karışımı kokuyla, kucağında geçirirdi yaz akşamlarını.

Beş yaşında dünyam o bahçeyle sınırlıyken, yirmidört yaşında Islington sokaklarında dolaşıyorum. Islington’da tuvalet olarak kullandığım ilk telefon kulubesinin yanında, antika eşyaların satıldığı bir pazar kurulur. Camden Passage olarak adlandırılan, sıra sıra antika dükkanlarının bulunduğu yerin bittiği alandadır bu pazar. Çarşamba ve Cumartesi günleri açılır. Zirkon taşlı yüzükler, çiçek desenli saatler, altı küflenmiş ekmeklikler, şamdanlar, Queen Mary gemisi, porselen çay takımları mavi kadife örtülerin üzerindedir. Bir de oyuncak askerler. Acaba hangi çocuğun elinden geçmiştir o oyuncaklar? Akşamları Guiness birası içen dedesinin yanında kimbilir hangi savaşta kullanmıştır o askerleri? Dedesinin nefesi nikotin ve arpa suyu kokuyor mudur?

Pazarın bulunduğu yol Essex Yolu’nun başlangıcıdır. Bu yolun hemen solunda, Angel’ın en büyük caddesi Upper Caddesi yer alır. Avrupa’nın en çok lokanta bulunan caddesi gibi önemli bir ünvanı var. Londra’ya ilk geldiğimde Angel’da ısıtması ve mutfağı olmayan küçük bir odada kalmıştım. Gece hayatını çok sevdiğim için bu yerden hasta olana kadar da ayrılmadım. Dolayısıyla bu cadde üzerinde lokanta hariç her pub veya clubta bulunmuşluğum var diyebilirim. Walkabout da bunlardan biri. Bir cuma akşamı evde bir şişe kırmızı şarabı içerek buraya gitme gafletinde bulundum. Çünkü cuma akşamları saat dokuza kadar aldığınız içkinin aynısını ücretsiz veriyorlardı ve ben bir saat gibi kısa bir sürede(Trakyalı’ysanız eğer durum değişir) iki duble viski ve iki birayı devirmiştim. En son hatırladığım dans eden insanlardı, Londra’nın ayaz havası suratıma vurunca kendime geldim. İki kişi beni barın dışına taşıyordu. Hemen cüzdamı kontrol ettim, neyseki yerindeydi. Ama sabah baş ağrısı ve kafamda kocaman bir şişlikle uyandım.

Upper Caddesi üzerinde bir kaç tane Türk lokantası da var. Bunlardan en ünlüsü aynı cadde üzerinde üç tane şubesi bulunan  Gelibolu. Londra’ya gelen her Türk’ün ilk olarak burada çalışmaya başladığı rivayet edilir. Komileri avukatlar, mühendisler ve mimarlardan oluşuyormuş. Vallahi ben çalışmadım arkadaşlarımın yalancısıyım.

Size bu cadde üzerinde bir tavsiyeyle yazımı noktalayayım. 115 numarada King’s Head Theathre. Girişi pub, arkası da tiyatro salonu olarak kullanılan bir mekan. Duvarlarında benim gibi cahil bir adamın bilemeyeceği, siyah beyaz tiyatrocu resimleri ve tiyatro haberleri var. İşte bu pubta her akşam canlı müzik yapılıyor. Ama size tavsiyem cumartesi günü gidin. Soliste adımı söyleyin ve Nirvana’dan bir şarkı isteyin. Bu kıyağımı da unutmayın ha!  

Not: 2004 yılında yazılmış bir yazı...

8 Eylül 2011 Perşembe

Dedemin oyu

Engin Ardıç, Jorge Semprun öldüğünde, o günkü yazısında, ustalarından saydığı yazar için Pazar günü yazacağını söylemişti. Günlerden Çarşambaydı sanırım. Yazıyı duyurduktan birkaç gün sonra Hasan Bülent Kahraman Jorge Semprun hakkında yazdı, Engin Ardıç'ın duyurduğu Pazar gününden birkaç gün önce.

Sonrasında da Engin Ardıç yazacağını söylediği yazıyı üç ay geçmesine rağmen yazmadı.

Ben de birkaç hafta önce "Yorgo Hacıdimitriadis'in Aşkale-Erzurum Günlüğü" kitabı hakkında bir yazı yazacağımı söylemiştim. Bunu yazdıktan sonra Engin Ardıç bu kitap hakkında iki yazı yazdı. O iki yazıyı okuduktan sonra daha ne yazabilirim ki diye düşündüm, hatta Engin Ardıç da benim gibi mi hissetmiştir diye de aklımdan geçirdim.

Dedem ellili yıllarda Trakya köylerinde süt ticareti yaparken Yahudi bir dostunun yönlendirmesiyle yedek parça dükkanı açmış. O zamanlar gelişmekte olan ve çok fazla kişinin girmeye cesaret etmediği bir işe kalkışarak da oldukça başarılı olmuş. Dayım ve torunu maalesef aynı vizyonu gösteremedikleri için de dedemin kurduğu şekliyle, hiçbir değişiklik olmadan aynı dükkan aynı yerinde duruyor.

Bu Yahudi dostun vizyonu, ileri görüşlülüğü ailemizde minnetle anıldığı için Yahudiler özelinde azınlıklara karşı bende özel bir ilgi ve merak oluştu.

Ayrıca annem de arada sırada Kaleiçi'ndeki okulunda okuttuğu Yahudi öğrencilerden bahsederdi.

Eh büyüyüp kafam da biraz çalışmaya başlayınca neden Trakya topraklarında ailemin sıklıkla bahsettiği bu insanlar kalmamış diye sormaya başladım. Algıda seçicilik de oluştu, azınlıklarla ilgili birşey gördüğümde okumaya çalıştım.

Dedemin yaşı yetmediği, ben yedi yaşındayken öldüğü için ve dayımla da ilişkimiz yıllar önce koptuğundan dolayı 1943 yılında Trakya'daki durumu en azından bizim aile açısından sorup öğrenemedim.

Dedem yaşasa, hiç Aşkale'ye gönderilen Yahudi bir dostu olup olmadığını, eşyalarının haraç mezat nasıl satıldığını, Aşkale'ye giden dostlarının geride kalan ailelerine yardım edip etmediklerini öğrenirdim.

Yorgo Hacıdimitriadis altmış yaşındaymış Aşkale'ye yollanırken. Haydarpaşa'dan, kımıldayacak yer olmayan bir vagonda tam üç gün yolculuk yapıp ulaşmışlar Aşkale'nin Çiçekli istasyonuna.

Borcunu ödeyebilmek için kar kürümüş. Varlık Vergisi borcu 138.000 liraymış. Galata, Fermeneciler Caddesi, 113 numaradaki dükkanı 504 lira, Eminönü, Tuğcular Sokak 12 numaradaki dükkanı 360 lira, Kadıköy Cafer Ağa Mahallesi, Hacı Sükrü Sokak 18-20 numarada bulunan evi de 4.400 lira muhammen bedel ile müzayedeye konulmuş ve satılmış.

Aşkale'ye gidenler arasında hiç Türk yokmuş.

Aşkale'ye gidenlerin, geride bıraktıkları ailelerinin, borcunu binbir zorlukla ödeyen gayrimüslimlerin nasıl bir travma yaşadıklarını hayal edebiliyor musunuz?

İshak Alaton'un babası Hayim Alaton da ödeyemedeği 64.000 lira Varlık Vergisi borcu yüzünden Aşkale'ye yollanmış. Oradan yıkılmış bir insan olarak dönen Hayim Bey'i o günlerde 15 yaşında olan oğlu şöyle anlatmış:

"Aşkale'den dönünce sıfırlanmış olduğunu görüyor. Çünkü eşyası olmayan bir apartmana dönüyor. Bir miktar eşyayı sonra aldık. Alanlardan tekrar satın aldık. Annemin bir kemanı vardı. Kemanına çok önem veriyordu. Müzehher Hanım diye, Türk bir hanım komşumuz vardı. Ona teslim etmişti. Bu fırtına geçtikten sonra geri aldık. Belki, üç-beş eşyasını da geri aldık.


Beni asıl rahatsız eden yönü şu: Bir felaket gelmiş 41 yaşında, 70'e kadar vaktin var. Yeniden başla. Başlayamadı! Çünkü hazmedemedi, anlayamadı, affedemedi. İhanet kelimesini ben ondan duydum. 'Devlet bana ihanet etti, ben ne yapabilirim' dedi"

Bütün bunlar olurken CHP hükümeti işbaşındaydı ve Başbakan Şükrü Saraçoğlu'ydu.

Eğer dedem yaşasaydı, çok partili ilk seçimde oyunu CHP'ye mi yoksa Demokrat Parti'ye mi vermiştin diye sorardım.

4 Eylül 2011 Pazar

Kara kalpli yar


Kadın caz vokalleri hayatıma Norah Jones ile girdi. Gerçi bu tespiti güncel ya da popüler olarak düzeltmem gerekecek çünkü o zaman Elle Fitzgerald'a, Billi Holiday'e haksızlık etmiş olacağım, en azından kendi müzik geçmişime.

Norah Jones'un 2002 yılında çıkardığı "Come away with me" albümündeki "I've got to see you again" şarkısını uzun süre bıkmadan dinlemiştim. Yanlış hatırlamıyorsam Türkiye'ye de geldi konser vermek için fakat sahnede izleyemedim kendisini.

Norah Jones'tan sonra Joss Stone girdi müzik çalarıma. Londra'daki ilk yılımda keşfetmiştim onu. Keşfetmek denemez heralde, kadın caz vokal furyası mı başlamıştı, bir şekilde o beni bulmuştu. Bu yaz Caz Festivali kapsamında Türkiye'ye de geldi ama İstanbul dışında olduğum için konserine gidemedim. Bir kaç ay önce aynı mekanda Jamie Cullum'ı dinlemiştim, tesellim en azından o konseri izlemiş olmak.

Sonrasında Amy Winehouse girdi müzik hayatıma. Camden Town'un yerlisi bu kadını nasıl sevmezdim ki, hemşehrim sayılırdı. "You know I'm no good" şarkısını döndür döndür dinledim. Türkiye'deki konserine de gidecektim, heyecanlandım, zaman geçmek bilmedi, son gece acı bir şekilde konserinin iptal edildiğini öğrendim. Daha hazin olanı da Kaş'ta tatildeyken ölüm haberini okumak olmuştu.

Daha sonrasında da Hindi Zahra'yı tesadüfen televizyonda gördüm, "Beautiful tango" şarkısına da görür görmez vuruldum. Türkiye'ye iki kez geldi, iki konserine de gittim. İlki Ghetto'da, ikincisi de Babylon'daydı. İlk buluşmamız daha çok hoşuma gitmişti.

Şimdilerde Melody Garbot dinliyorum. Youtube'daki şarkılarından birine bir dinleyicinin yazdığı gibi, sigara ve viskiyle iyi gidiyor. Ondokuz yaşındayken bir araba kazası geçirmiş. Tedavi süresince müzik onun için terapi olmuş, hatta hastanede hasta yatağında şarkı kayıtlarını bile yapmış. Taburcu olduktan sonra da Philadelphia klüplerinde söylemiş.

Şu ana kadar üç albüm çıkardı, ben onu "My one and only trill" albümüyle keşfettim. Bu albümdeki en sevdiğim şarkı "Your heart is as black as night", bu yazıyı yazarken de döndür döndür onu dinliyorum.

Zaz iyi hoş da, Akbank Caz Festivali'ne Melody bacımızı da getirseniz ne olur ki sanki?

2 Eylül 2011 Cuma

Hostes koltuğu


Hepi topu yirmi sene olmuş ama benim için asırlık bir çınar gibi orada duruyor. Yazlık evimizden bahsediyorum.

Çok değil beş sene önce yazlık evin gereksizliği üzerine bir ton laf ederdim, şimdi ise yeterince gidemiyorum diye hayıflanıyorum.

Yirmi aileden oluşan bu site içinde birbirinden farklı insanların kültürleri, yemekleri, davranışları, gözlerini burada açmış çocukların da ruhi şekillenmesini etkiliyor.

Nasıl etkilemesin ki, karşı komşumuz, bayram ziyareti nedeniyle gelen iki damadı için ‘damat paçası’ yapmış, elleri dert görmesin çok sevdiği komşu çocuğuna da bir tabak yollamış. Tabağı sıyırdım, utanmadan bir tabak daha istedim onu da sildim süpürdüm. Komşumuz olmasa damat paçasını nereden bilecektim?

Sabahın ilk ışıklarına kadar yazlık arkadaşlarımla muhabbet ettim, şişelerce şarap devirdim. Sarhoş olup Sirius yıldızının gizemini bile çözdüm.  

Bütün komşularımız bayramı fırsat bilip gelmişler, tadına doyum olmayan bir üç gün geçirdim yazlıkta.

Kendimi o kadar şartlamışım ki, hiç dönmek istemiyorum, otobüs bileti bile almadım nasılsa İstanbul’a dönen birini bulurum diye. Perşembe akşamı dönen yok, herkes tatilini Pazar gününe kadar uzatmış. Perşembe sabahı 'otogara' gittim, otobüs bileti de kalmamış haliyle. 

Otobüs yazıhanesinde duran çocuk insaflı çıktı da ‘hostes koltuğunda ben gönderirim seni’ dedi.

Altı saat hostes koltuğunda oturup kaptanla muhabbet ede ede döndüm İstanbul’a. Muavinlik bile yaptım.

Aklım hala yazlıkta, akşam birasına başlamış mıdır bizim çocuklar?

24 Ağustos 2011 Çarşamba

Boyoz


Ayhan Aktar'ın yayına hazırladığı, İletişim Yayınları'ndan çıkan 'Yorgo Hacıdimitriadis'in Aşkale-Erzurum Günlüğü (1943)' isimli kitabı okuyorum. Lakin bu yazının konusu bu kitap değil, önümüzdeki günlerde onun üzerine yazacağım.

Kitapta Varlık Vergisi mükellefi olarak gözaltına alınıp toplama kampına yollanan gayrimüslim vatandaşlarımızın isim listelerine yer verilmiş. İstanbul'dan 1869, İzmir'den 88, Bursa ve Edirne'den 100 olmak üzere listede toplam 2057 adet mükellefin ismi yer alıyor.

Hem dedemin Yahudilerle olan ticari ilişkileri hem de çok sonradan öğrendiğim 1934 Trakya Olayları nedeniyle Trakya'dan kökü kazınmaya başlamış Yahudi Cemaati'nin tarihine özel bir ilgim var.

Varlık Vergisi döneminde Edirne'nin durumu nasıldır diye internette araştırma yaparken Şalom Gazetesi'nin "Kaybolan Tarihimiz / Edirne Yahudileri" isminde 2010 yılında beş bölüm halinde yayınlanmış bir yazı dizisine rastladım. Dizinin üçüncü bölümünde yer alan şu cümle dikkatimi çekti: "Komşuluk münasebetlerinde ikram edilen lakerda, pişkalo, çiroz, tuzda uskumru bunun yanında beyaz kirazdan reçel, boyoz, patlıcanlı borekitas halen yaşayanların damak tadında özlem duyanlar olarak yer tutar"

Hepsini anladım da boyozun Edirne Kaleiçi semtinde ne işi var? Hemen vikipediye boyoz yazdım. Boyozu İzmir mutfağına kazandıran Sefarad Yahudileri'ymiş meğerse. Boyoz ismi de İspanyolca 'bollos' (bohçalar) kelimesinden türemiş.

Eh madem bu boyoz Sefarad mutfağına ait de, neden Edirne'ye, İstanbul'a, Bursa'ya değil de İzmir'e özgü olmuş diye sorarken, İzmir'deki Avram Usta'nın boyozu ticari olarak piyasaya sunmasıyla İzmir'in böreği olduğunu öğrendim.

Bütün İzmirliler'in anlata anlata bitiremediği, gurbette hasretini çektiği, Kritiçes'in taa Karşıyaka fırınlarından dondurulmuş olarak binbir zorluklarla getirip hamaratlı elleriyle fırınında yaptığı boyoz meğerse Sefarad mutfağına aitmiş.

Üşenmedim, internetten Edirne Kaleiçi'ndeki bir kaç fırının telefonunu buldum, boyozları olup olmadığını sordum, 'yumurtalı Ramazan Pidesi var abi, ayırtalım mı' diye karşılık verdiler. İlk Edirne seyahatimde boyoz familyasındaki böreğin peşine düşeceğim ve eminim ki onu Kaleiçi semtinde bulacağım.

Aslında ben de İzmirli arkadaşlarımla az didişmedim, bu böreğin benzerlerini İstanbul'da da, Edirne'de de yapıyorlar diye. Fındıkzade'de, Kızılelma Caddesi'nin üzerindeki bir pastanede, üzeri artı işaretli bohçayı boyoz niyetine yiyorduk işte.

Yazıyı, 'yok aslında birbirimizden farkımız, hepimiz Osmanlı torunlarıyız' diye bağlasam ulusalcı arkadaşlarım kızar mı?

10 Ağustos 2011 Çarşamba

Kene


İlkokul zamanı okula hep babam bıraktı beni. Okulum aslında evimize yakındı ama ulaşmak için vızır vızır arabaların geçtiği bir caddeyi aşmak zorunda olduğumdan dolayı böyle uygun görmüşlerdi heralde. Okul dönüşünü yürüyerek yapardım ama. Yolu uzatıp hastane bayırının sağından inip alt geçide ulaşıyordum. Caddeyi geçtikten sonra başıma ne gelebilirdi ki?

Babam bazı sabahlar arabadan inmeden önce 'kene var mı kene' diye sorardı. Sabah sohbetlerimizde para yerine hep kene kelimesini kullanırdı. Babamla benden başka kimsenin anlamayacağı gizli bir dilimiz olduğu için çocuk aklımla mutlu olurdum.

Kütüphanemi düzenlerken uzun süredir farkında bile olmadığım küçük bir kutunun içinde Osmanlı parası buldum. Parayı bulunca birden belleğimden kene kelimesi süzüldü geldi.

Hemen Hulki Aktunç'un (geçen ay kaybettiğimiz bu dilin büyük ustasının toprağı bol olsun) Büyük Argo Sözlüğü kitabına baktım. Farsçadan argomuza girmiş bir kelimeymiş.

Bu merakımı giderdikten sonra yukarıda gördüğünüz paranın peşine düştüm. Edirne'de küçükken Sarayiçi'nde top oynadığımız arsada bulmuştum onu. Bugüne kadar kendisiyle hiç ilgilenmemişim, o da ısrarla kaybolmamış. Bu blog da ticarethaneye döndü, bu paradan bir yazı çıkar diye başladım internette araştırmaya.

Paranın bir yüzündeki tuğrayı anlıyorum ama diğer tarafındaki yazılar hakkında en ufak bir fikrim yok.

'Nümismatik' bilimine ilgisi olanlar zaten bilecektir, osmanliparalari.com adlı internet sitesi bu paranın şifresini çözmek için en ideal siteymiş.

Sitede her padişah döneminde çıkartılan paraların üzerindeki yazıların ne anlama geldiğini şekillerle açıklamışlar. Benim paramın üzerindeki şekillerden Konstantiniye'de Rumi takvime göre 1223 yılında basıldığını çıkardım. Sonra sitede detaylı olarak açıklanan diğer paralardaki şekillerden yazının en üstündeki şeklin 26 sayısına eşit olduğu sonucuna vardım. 1223 yılı II. Mahmud dönemine denk geliyordu.

Sitenin sol tarafında yer alan detaylı arama bölümünden, Osmanlı İmparatorluğu dönemini, cins olarak madeni parayı, darp olarak Konstantiniye'yi, padişah olarak da II. Mahmud'u seçtim. Yaklaşık yüz tane madeni para sıralandı.

Bu paralardan 1223/26 senesine ait olanlara tek tek girip baktım. Paralar çaplarının uzunluğuna göre farklılaşıyordu. Hemen paramın çapını ölçtüm, otuzdokuz milimetreydi. Ön yüzünde tuğra ve adli şekilleri, arka yüzünde 26 darebe fi Konstantiniye 1223 yazılı, II. Mahmud dönemine ait bir beş kuruştu bu. Tuğranın altındaki nokta için özel bir not düşülmüştü ama anlamını çıkaramadım.

Aşağıdaki linkten de görebileceğiniz üzere paramın bilgilerinin yer aldığı sayfanın en üstünde şu ifade vardı:


"2863 sayılı Kültür Varlıklarını Koruma kanunu uyarınca bu paranın alım/satım ve bulundurulması özel izne tabidir.Sitemiz dahilinde satışı yapılmamaktadır. Buradaki bilgiler yurtdışında yapılmış olan müzayedelerden elde edilmiştir"


Yazıyı görünce biraz tırstım, "ulan hiç paradan bahsetmesem mi" diye düşündüm ama yaptığımın vatana millete büyük bir hizmet olduğunu düşünüp vazgeçtim.


Bu para, mevcut ekonomik sıkıntıyı gidermek için II. Mahmud'un 21. cülus yılında akıl edilen dahiyane buluş  neticesinde %17 ile %22 arasında değişen düşük ayarlarda gümüş ile basılmış, bu paralar halk tarafından kullanıldıkça içeriğindeki yüksek bakır oranı nedeni ile kararmaya başlamış ve bu kuruşa Kara Kuruş veya bu tip paralara da Kara Kuruş Aksamı denmeye başlamış.


İnternette biraz gezip, bu konularda birkaç forum okuyunca anladım ki, paha biçilmez bir "antika" para  değilmiş. Foruma yazan biri 2007 yılında aynı parayı iki liraya aldığını yazmış. Maalesef yine zengin olamadım. Cumartesi günü sayısal lotoyu tutturabilir miyim?


Babacığım okul çıkışı kızlarla limonata içmeye gideceğiz, kenem bitti, kene versene kene...


http://www.osmanliparalari.com/details.asp?id=3889

9 Ağustos 2011 Salı

Vedalardan hoşlanmam

Kadın Kokusu filminde Frank Slade ve Charlie New York'ta beraber geçirdikleri Şükran Günü tatilinin sonunda, Charlie'nin okulunun bahçesinde birbirlerinden ayrılırlar. Frank Slade limuzinin içinden Charlie'ye bakar. Tatil boyunca ona arkadaşlık ettiği için teşekkür eder ve vazifesinin karşılığı olan parayı kendisine uzatır. Yaklaşmasını söyler, Charlie limuzinin camına doğru başını uzatır. Frank Slade elini Charlie'nin yüzünde gezdirir, sanki onu bir daha hiç göremeyecekmiş gibi. Charlie doğrulur ve 'elveda' der. Frank Slade de 'vedalardan hoşlanmam Charlie' der, camı kapatır ve basar gider. Sonra geri dönecektir tabii, Charlie'yi savunmak için, o muhteşem konuşmasını yapacaktır.

Şu an odamda 'Yavuz Akyazıcı Project Turkish Standart Vol.1' albümü çalıyor. Türk Pop Müziği'nin popüler şarkılarını 'caz' yorumlamışlar. Şebnem Ferah'ın, Nil Karaibrahimgil'in, Hande Yener'in, Göksel'in, Mor ve Ötesi'nin, Mirkelam'ın ve Teoman'ın şarkılarına yermişler. Vol.1 dediklerine göre daha sırada albüm var. Albümde çalan beş müzisyeni de Nardis'te veya Alt'ta canlı olarak izledim. Onları canlı dinleyen bir 'cazsever' olarak Deli Selim'in Gelin Karşılama şarkısını yorumlamalarını rica ediyorum gelecek albümlerinde. Bu şarkıdan daha önce bahsetmiştim. Gelin Karşılama aslında bir Trakya türküsü ama belki Deli Selim sayesinde daha kolay ulaşabilirler.

Albümün son parçası da Teoman'ın Paramparça şarkısı. Hani bir kaç gün önce yayınladığı bir mektupla müziği bıraktığını açıklayan müzisyenimiz.

Yazmaya, şarkı söylemeye, resim yapmaya son verilebilir mi? Kelimeler beyninin içinde senden bağımsız uçuşurken, oturduğun yerde duramazsın kağıda kaleme sarılırsın. Sait Faik'in yazdığı gibi, cebinden çakını çıkartırsın, kalemini yontarsın, tutup tutup öpersin.

Ruhun yorulabilir, kolunu kaldırmak istemeyebilirsin. Alıp başını gitmek, uzaklara kaçmak isteği oluşur içinde. İlahi Teoman, sanat adamı bırakır mı, bırakabilir mi?

7 Ağustos 2011 Pazar

Palamutbükü

Marmaris'ten Datça'ya yol alıyorum. Sağımda Gökova, solumda Hisarönü Körfezi. İrili ufaklı birçok koy geçiyorum. Aldığım virajlar bazen Ege'nin, bazen de Akdeniz'in çam ağaçlarının ardına gizlenmiş masmavi denizini karşıma çıkarıyor. Keşke bir yelkenlim olsaydı da bu koyları arabayla dolaşmak zorunda kalmasaydım diye aklımdan geçiriyorum.

Datça'ya yaklaştığımı yel değirmenlerinden anlıyorum. Onlara selam edip Datça'ya varmadan Palamütbükü'ne kırıyorum direksiyonumu. Yol boyunca kuru badem, yaş badem, çiçek balı, çam balı, kekik balı, zeytin satan köylü kadınlar karşılıyor beni. Bir çam ağacının altına tezgahı kurmuşlar, yaklaşan bir araba görür görmez ayağa kalkıp ellerindeki badem dolu poşeti kaldırıp ürünlerini pazarlıyorlar, tezgahlarında da sıra sıra kavanozlar. Bir köyün içinden geçerken, süratimizin yavaşlamasını fırsat bilen biri kanıma girmeyi başarıyor ve beş liraya bir poşet yaş badem satın alıyoruz. Nasıl da zormuş yaş bademi soyması, çok inatçı kabukları.

Akyazı köyünün içinden geçerken caminin hemen yanından Palamütbükü için son sapağımıza sapıyoruz. Akdeniz kıyılarının beni en çok heyecanlandıran özelliği de bu işte. Oldukça yüksek bir tepeden, denizini, mavisini, yeşilini, bitki örtüsünü, evlerini, sokaklarını, güzelliğini veya sıradanlığını görerek, seyrederek ve keşfederek virajlı yollardan döne döne koya ulaşmak.

Havalimanına uzaklığı ve Marmaris'ten sonra duble olmayan virajlı yolları nedeniyle 'turist' istilasına maruz kalmamış Datça koyları heralde. Palamutbükü'ne 'inerken', evlerin seyrek yerleşiminden, itiş kakış olmamasından konaklamak için doğru bir seçim yaptığımızı düşünüyorum.

Koyun denize girmek için en ideal yeri, koyun sonunda yer alan limanın sağ tarafı. Deniz gözlüklerimizi taktık ve kayalıklar boyunca yüzdük. Denizin ve kumunun berraklığı ve su altının oldukça çeşitli olması koyun bu tarafını bizim için oldukça cazip kıldı. Bir kaç çeşit balıkla karşılaştık. Hepsi de çok misafirperverdi. Cinsini çıkaramadığım siyah bir balık burnunun dibine kadar gidip uzun uzun onu incelememe izin bile verdi. En sonunda nefessiz kaldığım için ben onu terketmek zorunda kaldım.

Denize girdiğimiz bu sahilin hemen arkasında da Yamaç adında bir lokantada bir akşam yemek yedik. İkiz kızları olan genç bir çift işletiyor. Anne baba çok sevimli ama çocuklar biraz utangaç. Babalarının ayaklarında dolaşıp müşterilere hiç yüz vermiyorlar. Lokantanın manzarası koydaki lokantaların en iyisi diyebilirim, fiyatları da hesaplı.

Yarım günümüzü de Palamutbükü'ne onbeş kilometre uzaklıktaki Knidos antik şehrine ayırdık. Mutlaka mayonuzla gidin ve şehrin içinden denize girip Gökova Körfezi'nde bir kaç kulaç atmanın keyfini çıkarın.

Bird's bed

Yurtdışına çıkmış bir ahbabınızdan hiç şöyle birşey duydunuz mu? "Şekerim tatilde dışardaydım, ayy bu yabancılar bir garip yahu, İstanbul'umuza Kontantinopolis diyorlar. Dilimde tüy bitti vallahi şehrimizin adının İstanbul olduğunu anlatıncaya kadar. Bu yabancıların şehrimizde hala gözü var Allah seni inandırsın"

Yahu sen elalemin diline ne karışırsın, dilediğini söyler. Zaten alt tarafı beşyüz yıldır bu şehirdesin, sen sus da ikibinbeşyüz yıl yaşamış insanlar önce konuşsun. Canı ister Konstantaniyye der, aklına eser Dersaadet der, ne bileyim Byzantion der.

Zaten senin o Türkçe zannettiğin İstanbul ismi, Yunanca 'kente doğru' anlamına gelen 'is tin polin' kelimelerinin Türkçeleştirilmesiyle oluşmuştur. Yani halkın ağzında kullanıla kullanıla bu halini almıştır.

Aklına yatmadıysa Edirne'nin, İzmir'in, Tarabya'nın, İstinye'nin etimolojik kökenini araştırabilirsin

Bu isim olayının başka bir şekli daha var tabii. Örneğin yılların Ayastefanos'unu Yeşilköy, Makrikoy'unu Bakırköy yapmak gibi. Bunları yazdım diye bana da Cumhuriyet düşmanı demezler heralde.

Marmaris'ten Datça'ya bakir koy keşfedip denize girmek heyecanıyla yol alırken gelişigüzel bir yola saptım. Amacım yol sonunda denize ulaşıp bir koy keşfetmenin sevincini yaşamak hem de cehennem sıcağından kurtulup biraz serinlemekti. Sapak dönüşü çok fazla yol almadan 'sitevari' bir yapılaşmanın önünde bir kişiye rastladım ve ona danışayım dedim. Saptığımız yolun sonunda beklentilerimizi karşılayacak bir koy olmadığını söyleyip bizi başka bir koya yönlendirdi. Belli ki oranın yerlisiydi çünkü bizi yönlendirdiği koyu çok sıradan, yüzünde herhangi bir heyecan belirtisi olmadan tavsiye etmişti. Sürpriz rehberimizi dinledim ve bizi yönlendirdiği koya doğru hareket ettim.

Tavsiye ettiği koy Bördübet'ti. Gezi kitabından hemen kontrol ettik. Yolun sonuna kadar sabretmemizi, yol boyunca karşılaşacağımız koylarda 'gaza gelip' denize girmememizi, sekiz kilometrenin sonunda bizi eşsiz bir güzelliğin beklediğini salık veriyordu.

Karşılıklı iki arabanın zar zor geçebildiği, 'korkutucu' uçurumlarından denizin doyumsuz görüntüsüyle, toprak yollardan tozu dumana katarak ilerledik. Kitaba sadık kaldık sonunda 'Bördübet' denen cennet koya vardık. Benim için oldukça bakir olan bu koyda hayli 'butik' görünümlü bir otel bile vardı. 'Özel mülktür' levhasına aldırmadan içeri girdik. Deniz miydi göl müydü, suyun rengi yeşil miydi mavi miydi, bu bir rüya mıydı gerçek miydi anlamadan kendimizi denize attık.

İnsanoğlu garip yaratık, doymak nedir bilmiyor. Bu koyla yetinmeyelim yola biraz daha devam edelim dedik, muhteşemlik konusunda ilkinden aşağı kalmayan başka bir koy daha keşfettik. Arabamızı park ettikten sonra kuş sesleri eşliğinde, akarsu boyunca yürüyerek tepeden gördüğümüz koya ulaştık. İki tekne çoktan burayı keşfetmiş, demirleyerek koyun keyfini çıkartıyordu. Yarım saat yüzdükten sonra alarga deyip yolumuza devam ettik.

Tatil boyunca bir daha öyle güzel bir koy keşfetmek maalesef kısmet olmadı. Hatta koyun ismini de her seferinde yanlış söyledik ve İstanbul'a döndüğümüzde koyun adı 'Börtüböcek' olmuştu.

Serde de araştırmacılık var ya nedir bu koyun aslı astarı derken, meğerse oldukça popüler bir yermiş hatta magazin dünyasının da gözdelerindenmiş.

Adını da savaş yıllarında bu koyda saklanan İngiliz askerlerinin kuşlarının çeşitliliği ve bolluğundan ötürü yöreye 'bird's bed' demesinden alıyormuş. Halkımızın ağzında da 'Bördübet'e dönüşmüş.

Günün birinde bir 'ulusalcı' çıkar da buranın adını Kuşköy yapar mı?

20 Temmuz 2011 Çarşamba

İmroz

Enez’den Keşan’a giderken yol boyunca çeltik ve ayçiçeği tarlaları size eşlik eder. Trakya topraklarının dümdüz arazi yapısı, seyahat ederken size uçsuz bucaksız, sanki sonu olmayan bir yerde bulunuyormuş hissi uyandırır. Ben özellikle bu yolda araba kullanmayı çok severim. Henüz duble yol gelişmişliğinin uğramadığı bu güzergahta, yolların virajlı olması ve sıklıkla ufak tepelerin bulunması benim için sürüş keyfini artırır.

Ufak bir kaçamak için Enez’den Gökçeada için yola koyuldum. Keşan’a kadar yaşadığım sürüş keyfi Gelibolu’ya kadar son buldu çünkü bu güzergaha da duble yol yapılmış. Sanırım Çanakkale’ye kadar bunu uzatacaklar çünkü iş makineleri çalışmaya devam ediyordu.

Gökçeada’ya vapur seferleri karşılıklı olarak günde altı sefer yapılıyor. Limana vardığımda saat bir buçuk olmuş ve ben birdeki vapuru kaçırmıştım. Bir sonraki vapur da saat dörtdeymiş. Gişedeki memur yüzümden hayal kırıklığımı anlamış olacak ki ‘abi zaten yetişseydin de binemeyecektin, vapur dolmuştu’ diye beni teselli etmeye çalıştı. Bir kere kafaya koymuşuz adaya gideceğiz diye, boynumu büktüm sıradaki vapuru beklemeye karar verdim.

Limandaki çay bahçesinde, ağacın altındaki bir banka oturup vapurun gelmesini bekledik. Buranın kaşarlı pidesini tavsiye ederim. Eğer deniz kenarında ben pide yemem derseniz biraz ilerde balık çeşitleri yapan bir yer daha var. Fakat kendimi adaya sakladığım için oraya uğramadım dolayısıyla benden duyup oraya gittiğinizde beğenmezseniz bana küfretmeyiniz.

Vapurun en üst katına, Semadirek’i görebilecek şekilde oturdum. Burası hem gölgeydi hem de fazla kalabalık olmaz düşüncesindeydim. Vapurun hareket etmesiyle beraber bir martı sürüsü, neredeyse başımın üstünde yerini aldı. Hepsi vapurdan kendilerine atılan, ekmek, bisküvi ve hatta çikolata kırıntılarını kapma derdindeydi. Kanatlarını açtıkça açmışlar, ayaklarını gövdelerine doğru çekip vapurun hızında uçmaya çalışıyorlardı. Tabii bir yandan da kendilerine sunulan yemek ziyafetinin derdindeydiler. Yolculardan bazıları da nerdeyse bizimle yolculuk eden bu martıların fotoğraflarını çekmek telaşındaydı. Ben de birkaç tane çektim ama burada paylaşacak kadar ‘sanatsal’ değillerdi maalesef.

Vapurdan iner inmez Gökçeada’nın merkezinden geçip Tepeköy’e ulaştık. Yapılarından anlaşıldığı kadarıyla burası eski bir Rum köyü imiş. (Kusuruma bakmayınız, Enez’de 3G bağlantısı olmadığı ve 2G hızında da internete bağlanmak karın ağrısı olduğundan dolayı gezdiğim yerlerle ilgili ayrıntılı bilgilere ulaşamadım. Başka bir yazıda acısını çıkartırım) Burada meşhur iki tane lokanta varmış. Yukarıda fotoğrafını gördüğünüz Tepeköy İlkokulu’na gelmeden Eleni Restaurant ve bu ilkokulun tam karşında Barba Yorgo. Maalesef ikisine de oturamadım, yemekleri nasıldır bilmiyorum. Fakat Barba Yorgo’nun kendi imal ettiği şarapları varmış, en azından bu kadar bir kıyak yapabilirim size.

Bu köyü de dolaştıktan sonra rotamızı Kaleköy’e çevirdik. Bulunduğumuz yerden yine Gökçeada merkezine ulaşıp, havalimanı istikametine saptıktan sonra dümdüz giderek köye varıyorsunuz. Burada küçük bir liman var ve liman boyunca sıra sıra lokantalar yer alıyor. Bizim geldiğimiz saatte kuverleri masalara yeni atmaya başlamışlar, akşama hazırlanıyorlardı. Lokanta ile liman arasında da tezgahlar gözüme çarptı. Heralde akşamları burası ufak bir Pazar meydanına dönüşüyor.

Tabii ki bu lokantalardan birine de oturmadık. Bu köyün yukarısında hem otel hem lokanta olan Yakamoz’a gittik. Teşbihte hata olmaz burası Türkiye’de günbatımını en güzel seyredeceğiniz yerlerden biri. Yani o kadar ki Hürriyet gazetesi Türkiye’nin En iyi On Günbatımı listesi yapsa burayı kesin listeye alırdı. Beni jüriye dahil ederlerse benim listemde bir numara burasıdır. İki numara da bizim yazlığın önü.

Yemeğimizi yedik, güneşimizi nispeten batırdık ve saat dokuzdaki son vapura yetiştik.

Şımarık martılar bu sefer bize eşlik etmedi.

18 Temmuz 2011 Pazartesi

Yaz tatili

Yazlığın balkonunda denizden gelmiş oturuyorum, suratımı poyraz rüzgarı dövüyor, bir yandan da biramı yudumluyorum. Kafamda da İspanya İç Savaşı'nın siperleri var.

Saroz tatilim için yanımda iki kitap getirdim. Amacım İspanya İç Savaşı'na bodoslamadan girmek. Kitaplardan biri George Orwell'den 'Katalonya'ya selam', diğeri de Andre Malraux'dan 'Umut'.

Hasan Bülent Kahraman geçtiğimiz haftalarda okumalarıyla ilgili bir yazı yazmıştı. Bir sene boyunca belirlediği bir yazarın bütün eselerini okuyormuş.

Ben de Saroz tatilimi fırsat bilerek İspanya İç Savaşı'yla ilgili okuyabildiğim kadar kitap okuyup sonra da Madrid ve Barselona'ya 'tarihsel' bir geziye çıkmayı planlıyorum. Okuduklarımı, öğrendiklerimi uygulamaya dökerim. Ne de olsa hem gezip hem okuyunca daha çabuk öğreniyorsun.

Bir başka amacım da Umut romanındaki kahramanlardan biri olan Hernandez'i çözümlemek. Engin Ardıç'ın onu etkileyen iki roman kahramanından biriymiş. Romanı hakkıyla okuyabilirsem üstadın beyninin dehlizlerine de inebilirim belki de, kim bilir.

Dolayısıyla Saroz sahilinde uzun yürüyüşlere çıkmış, saçı sakalı birbirine karışmış, dalgın ve düşünceli bir adam görürseniz korkmayınız. Kafasında Zaragoza cephesinin siperlerinin dışkı kokusunda ve soğuğunda çarpışan askerleri ya da Hernandez'in 'ruh yorgunluğunun' nedenleri vardır.

Belki de George Orwell'in kitabının girişinde yer alan Albert Camus'nün o sözü vardır.

İnsan hakikaten haklı olduğu halde yenilebileceğini, zorbalığın gayrete boyun eğdireceğini, kimi zaman cesaretin mükafatının olmadığını öğrenebilir mi?

15 Mayıs 2011 Pazar

Grup önemli abi!



Vakti zamanında Hürriyet'in internet sayfasında yayınlanmış bir yazı. 2005 yılının başı olması lazım. 

Onlarca kez okudunuz değil mi Coldplay’in belki de şu an dünyadaki en iyi Rock grubu olduğunu, albümlerinin milyonlarca sattığını, Grammy ödüllerini topladığını. Yahu hiç duymadıysanız en azından grubun vokalisti ve de herşeyi Christ Martin’in dünyalar güzeli Gwyneth Paltrow ile evli olduğunu duymuşsunuzdur.

Böyle büyük grupların, yavaş yavaş yıldızları parlayıp dünya çapında şöhrete ulaşırken nasıl bir arada kalabildiklerini, dağılmadıklarını merak etmişimdir. Para, şöhret, milyonlarca hayran, kadın, alkol ve illaki uyuşturucu.

Coldplay Londra’da Trafalgar Meydanı’nda Parlophone ile albüm anlaşması imzaladığı yaz Catatonia ve Muse ile birçok festivale katılıyormuş. Öldürücü bir Londra sıcağında Martin, bateri sopalarını kaybettiği için Champion’a çok sinirlenmiş ve hakaret etmiş. Bunun üzerine Champion grubu terk etmiş. Bir hafta sonra hasta olacasına dek votka içen Martin yaptığı eşeklik icin özür dilemiş ve Champion gruba geri dönmüş. Bunun üzerine üyeler, gruptaki rolü ne olursa olsun, herkesin eşit olduğuna ve kimsenin gruba zarar verecek davranışta bulunmamaları üzerine söz vermişler.

Champion’un yerinde olsam tez elden yeni iki adet sopa bulur, dünyayı kasıp kavuracak şarkımın ilk melodilerini Martin’in kafasında oluştururdum. Şarkıyı tamamlayınca da bir büyük rakıyı devirir, albümü diğer elemanların kafasında bitirip bitirmemeyi düşünürdüm. Ama grupta bazı insanların dengeli olması gerekiyor heralde. Saygıda kusur etmeyelim, Champion böyle davranmasa Coldplay’i dinleyemiyor olacaktık.

Zaten aynı röportajında Chris Martin kendisinin grup harici Sting’in çok kötü bir versiyonu olacağını söylemiş. Martin’in de dediği gibi Police daha iyi değil miydi Allah aşkına? 

Dile kolay 25 yıldır zirvede olan, bıktırmayan, hayran kitlesini artıran U2’nun solisti Bono bunca zamandır nasıl zirvede kaldıkları sorusu üzerine “yılan gibi kurnaz, çocuk gibi masum olabilmek’ diye cevaplamış. Hani şu Afrika Ülkeleri’nin borçlarını sildirmek için koşturan, Bill Clinton’la puro içen, yeri geldiğinde de turneye çıkan Bono canım. Düşünsenize siz stüdyoda adamı kayıt için bekliyorsunuz, o kim bilir hangi ülkenin lideriyle toplantıda. Kusura bakmayın arkadaşlar diyecek de ben onu affedecegim. Ossaat alır ceketimi giderim valla. Gerçi davulcu Larry Mullen Jr dediğine göre bu yoğunluktan ötürü, kendisini stüdyoya atmak için sabırsızlanıyormus ve şarkı yazmaya kendini daha çok veriyormus. Eh bu da bir nevi züğürt tesellisi.

Peki Montreal Turnesi’nde kaldıkları otelde görevli Mademoliselle Champagne-Joly isimli dilber için müdüründen konsere gelebilmesi için izin alabilmiş mi? Bono bu her akşam bir basın toplantısı yapan, dünya lideriyle içli dişli olan adam yapamayacak da ben mi yapacagim?
Kaynak: Observer Music Monthly Aralık Sayısı
               Recorder Collector Şubat Sayısı                             

9 Mayıs 2011 Pazartesi

Hüdaverdi

Eskide kalmış Yeşilçam filmlerinde bahsetmeyeceğim size. Hüdaverdi, iki tekerlikli ilk bisikletimin markasıydı. Ne kadar bana ait olduğu tartışılır çünkü ilk sahibi ben değildim, satın da almadım. Benden on yaş büyük dayımın oğlunun bisikletiydi. Babamın başının etini yemiş olmam lazım, gerçi uslucuk bir çocuktum, ne surat asardım ne de mızmızlanırdım, içinden gelmiş de olabilir, bisiklet sorunumu dayımın oğlunun bisikletiyle çözmüştü.

Henüz bir yazlık sahibi değilken, her yaz dayımların Tekirdağ’daki yazlığına giderdik. O zamanlar Tekirdağ’ın dışında, İstanbul yolu üzerinde bir siteydi. Bir yamaca kurulmuştu ve evler denize inen bayırda sağlı sollu sıralanıyordu.

Dayımla babam bisiklet için el sıkıştıklarında üçümüz de balkondaydık. Dayım yol tarafına, denizi daha iyi gören yere oturmuş, babam da hemen yanında. Karşılarında da sarışın bir çocuk, sessiz sakin bir şeylerle uğraşıyor. Bu dediğimden yirmi seneden fazla zaman geçmiş ama babamın o her zamanki ‘müstehzi’ gülüşüyle dayıma dönüp bisiklet konusunu açışını hatırlıyorum. Belleğimde sadece o görüntü var. Dayım vücudunu değil, sadece yüzünü çevirmiş babamı dinliyor.

Dayım Babaeski’de garajda duran bisikleti vermeyi kabul etmişti. Günahını almayayım belki ‘lafımı olur tabii ki’ demiştir.

Selesinin deri kılıfı çözülmüş kat kat olmuş, garajda yediği nemden pas tutmuş, gök mavisi bisikletimi nasıl heyecanla getirmiştik Babaeski’den Edirne’ye. BMX markalı bisikletleri olan mahalle arkadaşlarımın yanında biraz sıradan kalmıştı ama ben sevmiştim Hüdaverdi’yi. Benim kuşağımın değil, bir önceki kuşağın bisikletiydi o ama karakteri vardı.

Sonraları bizim de bir yazlığımız olunca, bedenimin büyümesiyle beraber bisikletlerimin boyutları büyüdü ama hiçbiri Hüdaverdi’nin yerini tutmadı. Benim ilk aşkım, ilk göz ağrımdı o. Diğerlerini sadece ekmek ve gazete almak için kullandım, sonra bir kenara attım.

Uzun süre bisiklet sadece yazları kullandığım bir vasıta olarak kaldı. Hayatıma muhteşem dönüşünü Londra’da yaptı.

Londra’nın dümdüz, neredeyse hiç bayır olmayan yollarında, bisikletler için ayrılmış güzergahlarında hayatımın altın çağını yaşamıştı. Bisikletimi okul taksitlerimi öderken almıştım da iki aylık ulaşım giderimle amorti etmiştim bisikletin parasını.

İlk heves çok azimliydim. Yağmurlu havalar için su geçirmeyen, vücudumu boydan boya saran bir yağmurluk, zorunlu olarak kask ve gece sürüşlerim için fosforlu bir rüzgarlık almıştım. Yaz gelip havalar ısınınca çalıştığım ofise erken gider, pedal çevirmekten terlediğim için işyerinde duş alıp öyle işbaşı yapardım.

Hatta işyerinde Portekizli biri vardı, adını çıkaramadım, her gün yirmi kilometrelik yoldan bisikletle gelirdi. İşyerine vardıktan sonra da hazırlanıp işe başlaması iki saati bulurdu. Akdeniz iklimi İspanya’yı aşıp adamcağızı da etkilemiş olsa gerek, hiç kimseyi umursamaz yavaş yavaş hazırlanırdı.

Londra’da iki bisikletim oldu çünkü ilkini çaldırdım. Bir akşam iş çıkışı, bisikleti ofisten çıkardım, arkadaşlarım bu akşam takılalım dedi ve tekrar içeri sokmak zor geldiği için ofisin önündeki bisiklet parkına kilitledim. Pub dönüşü bisiklet gitmişti. Yerine orta karar bir yarış bisikleti aldım. Eh ne de olsa okul taksitlerim bitmiş, ulaşım giderini sıfırlamış, cebim biraz para görmüştü. Londra’yı terk edene kadar da onu kullandım, sonra da bir arkadaşıma bırakıp Türkiye’ye döndüm.

Bana bütün bunları Barclays Bankası’nın Londra’da başlattığı bir uygulama hatırlattı. Londra’nın çeşitli bölgelerine bisiklet durakları kumuşlar. İstasyon da diyebilirsiniz. Gerçi fazla da zaman geçmiş ama insan sevdiği şehri internetten takip edince bazı şeyleri maalesef kaçırıyor. Bu elektronik istasyonlardan kredi kartınızla bisiklet kiralayıp, ödünç aldığınız bisikleti dilediğiniz istasyonda bırakabiliyorsunuz. Günlük ücreti bir, haftalık yedi, yıllık isterseniz de kırk beş sterlin. Geç teslim ederseniz ya da bisiklete zarar verirseniz ceza ödemek zorunda kalıyorsunuz. Ödemeleri kredi kartıyla yaptığınız için denetimi de kartlar sayesinde sağlanıyor.
Aynı uygulamayı Paris seyahatimde de görmüştüm. Paris’te kullanmadım ama Londra’ya gittiğimde kesinlikle kullanıp eski günlerimi yad edeceğim.

Barclays Bankası da bu uygulamayla ne kadar çevreye duyarlı olduğunu gösterip müşterilerini gıdıklıyor.

Yok canım aynı şeyi İstanbul için de uygulasak ne güzel olur demeyeceğim. Bizim şehrimiz yedi tepeli.